Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

İslamiyet’in dar kapısı

Radikal · 10 Kasım 2001

'Mahkûmlar, bir gün mutlaka çıkarlar. Oysa gardiyanlar hep hapishanede kalır.' İranlı varsıl bir sanayicinin, devrim sırası ve sonrası yedi kez düştüğü hapishane duvarlarında görüp, yazar V.S. Naipaul'e aktardığı bu satırlar dönüp duruyor kafamda. Size bir önceki yazımda söz ettiğim 'İnancın Sonuna Kadar' kitabını okuduktan beri, en büyük hapishanenin beyinlerimizde yaratıldığını; en korkunç tutsaklığın, özgür düşüncenin dogma duvarlarına çarpıp kırıldığı mantık koşullanması olduğunu düşünüyorum. Ben Naipaul'ü okurken, Türkiye yeniden bir şiddet çemberine girdi. Bu çemberin içinde nefret,

intikam ve kan var. Yani insancıl ve uygar düşüncenin, tartışmanın, mantığın ve hoşgörünün; vahşet ve ilkellik duvarlarına çarpıp ezildiği hapishane.

Öyle bir hapishane yaratmışız ki içine özgür düşünce ve söylemi tıkabilmek için, gardiyanların sayısı mahpusları aşmış; 30 yıldır kıramıyoruz Türkiye'nin prangalarını, yıkamıyoruz bu akıl damının kapılarını. Ülkemiz, kocaman bir cezaevi. Düşünen beyinler tutsak ve gardiyanların elinde, kıpırdayanı 'Vur!' emri var. Yalnız düşünenleri mi? Hayır. İki günde iki kişiyi vurdular. Bunlardan biri, söylemiyle işine gelmiyordu gardiyanların. Ötekisini, ortalık karışsın diye temizlediler. Çünkü hapishaneyi 30 yıldır yönetenler, tuttukları gardiyanları ve besledikleri köpekleri, 'asıl' suçlular arasından seçtiler. Özgür düşünceyi içeri tıktılar ve kapılara, üniforma tasmalı bekçi köpekleri diktiler.

Bir ülkede, bunca koşullandırılmış beyin, bunca vahşi gardiyan olması için belli bir ortak öğretinin saptanması, toplumsal bir eğitim gerekir. Bugün, 30 yıldır Türkiye'de kendini gösteren şiddetin temelinde, Naipaul'ün sonradan Müslüman olan toplumlarda saptadığı 'kimlik bunalımı' ve 'çifte kişilik' olgusunun bulunduğunu düşünüyorum. Türkiye'de çok az insan özgür ve özgün düşünce sahibi. Neden? Çünkü hepimizin geninde, 'İslamiyet eşittir itaat' içgüdüsü var. Bu öylesine içimize işlemiş ki, dinle ilgisi olmayan olaylarda bile bir şeylere itaat içindeyiz. Devlete itaat, emre itaat, ideolojiye itaat ve özellikle, ister sağ, ister sol olsun, inanılan davada 'üst'e tartışmasız itaat. V.S. Naipaul'e göre, İslamiyet dininin içimize kazıdığı bu itaat duygusu, bir 'akıl sınırlaması' yaratıyor ve geniş genelinde demokratik düşünce zaafı, eleştiri yokluğu olarak kendini gösterdiği toplumlarda, 'entelektüel çölleşmeye' yol açıyor. Dini doğrudan ilgilendirmeyen toplumsal olaylarda bile, İslami öğretinin temelindeki körü körüne itaat ve 'gerekirse şiddet' bu ülke insanlarını daha çok sarmalıyor. Demem o ki, bizim ellerde tek çözümü silaha sarılmakta gören ve 'Öldür' emrine itaatle gözünü kırpmadan adam vuran bunca kişi

varsa, sağcılığı solculuğu aynı şiddet potasında eriten bu vahşet alışkanlığının kökünde, 'İslamiyet' öğretisi var. O öğreti ki, beş bin yıldan beri var olan Türklere yalnızca, ama yine de bin yıldır, kısasa kısas, göze göz, dişe diş, itaat etmeyene dayak emrediyor ve karşı gelenin, isyan edenin katli vaciptir, diyor. Beyin çölümüzde 30 yıldır pek bir şey yeşermiyorsa, işte bu öğreti sonucu kolayca akıtılan kanla, fazlaca sulandığı içindir.

*

Bu sütundaki fotoğrafları sevenlere duyurulur: Daniel Colagrossi bugün TÜYAP Kitap Fuarı'nda.