Sevdanın hüzün gözleri
Milliyet · 2 Aralık 2001
Aşkın celladı zamandır. Heyecanı söndürür önce. Ayrılık zamanla gelir. Heyecanını söndüremediği, aşkını bitiremediği sevdalıları ise ölümle ayırır zaman. Ama son söz daima onundur. Zaman, sondur. Yaşamın son gerçeği ölüm, zamanın kimseyi ıskalamayan baltasıdır. Bazen de kader.
Tanıdığım en güzel kadınlardan biriydi. Uzun siyah saçları, öpülmek için yaratılmış dolgun dudakları, altın hareli yeşil gözleri vardı. Ama onu güzel kılan yalnızca dışı değil, içiydi. İyiliği, sevecenliği, yumuşaklığıyla dayanılmazdı. Üstelik idealleri vardı. Zekasını, bilgisini, varlığını yurdunu en iyi biçimde savunmaya, temsile adadı. Kendisiyle aynı okuldan, aynı meslekten gencecik, yakışıklı bir erkeği sevdi, evlendiler.
Onları birlikte görmek, seyretmek bir zevkti. Öylesine güzeldiler. Uzak diyarlarda vatan hizmetine gönderildiler. Bir akşam, o uzak diyarda telefonu çaldı kadının. Bir ses: “Eşinizin arabası kaza yaptı, yaralı...” diyordu. Kadın hastaneye koştu soluk soluğa. Hasta odasına değil, morga götürüldü.
Gencecik eşi, amiriyle birlikte öldürülmüştü. Katil önce onları, ardından kendisini vurmuştu tabancasıyla. Kanlı bir tarih hesaplaşmasında, iki masum insanı temsil ettikleri ülke için öldürmüştü. Kadının eşi, bir kin davasına kurban verilen onlarca şehitten biriydi artık.
Yeşil gözlerine hüzün yerleşti kadının. Saçlarına hüzün. Ellerine, kollarına, beyninin kıvrımlarına sızdı. Tek tesellisi, mesleğiydi. Kendine gelsin diye görev yerini değiştirdiler, Paris'e gönderdiler. Varlığını işine adadı, çalışarak unutmaya uğraşıyordu ama zordu, çok zordu.
Gözleri cıvıl cıvıl, kalemi zekası kadar keskin bir güzel adam, kadının mutsuzluğunu haber almıştı, koptu geldi dünyanın bir başka ucundan. Kadın anımsamıyordu, tanışmıyorlar sanıyordu. “Tanışıyoruz, tanışıyoruz” dedi adam, “Seni seviyorum, uzun yıllardan beri.” Önce kadına, sonra hepimize anlattı. Onu ilk kez, bir dost evinde görmüştü. Kadın içeri girdiğinde, bir hamakta sallanıyordu adam. İstifini bozmadı ama, “İşte evleneceğim kadın!” diye geçirdi içinden. İçinden ama. Dışına vurmadı. Çünkü kadın, o uzak diyarlarda yitirdiği adamla evliydi. Adam, kadını baştan çıkarmak için dilinden gelen tüm hünerlerini göstermiş, şaşırtıcı, vurucu, sersemletici zekasının tüm sivriliklerini sermişti tabii ortaya. Ama nafile. Kadın şaşırmıştı bu kadife sesin ardındaki yırtıcı zekaya, “Anasının gözü...” diye düşünmüştü, o kadar.
Anasının gözü, onun yeşil gözlerini hiç unutmamıştı oysa. Ve bu kez yitirmemeye kararlıydı. Önce hüznünü sildi o gözlerin sonra, yeniden umuda, aşka açtı. Bir de nur topu gibi bir oğulları oldu mu size? Yaşam yeniden başlayabilirdi artık, mutluluk filizi çiçek açmıştı. Yıllar geçti, çiçek meyvaya durdu. Bahçenin biricik oğlu, bugün on yedi yaşında bir delikanlı artık.
Oysa yeşil gözlere yine hüzün gelip oturdu. Yaşamın bir parantezi daha, kalemi zekası kadar keskin o adamın cıvıl cıvıl gözleriyle birlikte kapandı çünkü. Fakat oğlunun gözleriyle bakıyor, bakacak dünyaya ve o güzel kadına. Yeni bir paranteze mecbur hayat. Mecburen acacak. Arasına umut da koyacak, mutluluk da olacak içinde, mecburen.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: DANIEL COLAGROSSI]
