Nazım’ın adı davulcunun tadı
Radikal · 12 Aralık 2001
Gazeteciler yukarıdan aşağıya yazar ve yukarıdan aşağıya okurlar. Çünkü 'sütun' kavramına koşulludurlar. Gazete sayfası dikey, kitap sayfası yataydır. Neden? Çünkü bir kitap sayfasında en fazla bir fikir, en fazla bir olay anlatılabilir. Hatta Proust gibi okurun canı sıkılmışmış, sıkılmamışmış gailesi taşımayan yazarlar tarafından, aynı olay, aynı fikir sayfalarca anlatılabilir. Enine boyuna, tüm ayrıntılarıyla.
Gazete sayfasında ise olaya ve fikre ayrılan yer sınırlı. Çünkü aynı gün işlenecek pek çok konu var. Dünya büyük, her an bir sürü bir şeyler olur. Ve söz konusu sütun olgusu, başlık durumları ve bölmeler ve kutular, gazetecilikte demokratik bir yapılanma sonucu olsa gerek, her sınıftan habere, önemlisinden önemsizine, tabii ki 'hiyerarşik' bir düzen içinde, çünkü demokrasilerde de hiyerarşi vardır, yer vermek amacını güder.
Ne var ki, garip ama gerçek, günlük yazılı basındaki sütun düzeni, nedense 20. yüzyılda başlayan bir devinimle, gelişmiş demokratik ülkelerde değişti, Türkiye'de aynı kaldı. Bugün Batılı gazetelere baktığımızda, sütun olgusuna rağmen, bazı haberlerin ayrıntılı işlenmesini sağlamak için kitap sayfasının
'yatay' düzenine geçildiğini görürüz. Bir haber, yine sütun sütun bölünerek, ama yatay sıralanmak suretiyle bir gazete sayfasının yarısını, hatta tamamını işgal edebilir. Oysa Türk yazılı basınında, en önemli bir habere bile, tek kalemde ve fotoğrafsız, yarım sayfa bile ayrıldığı hâlâ görülmemektedir. Aynı haber bile, değişik başlıklar ve değişik içeriklerle, bölünerek verilir ancak.
Neden? Bilmiyorum.
Belki etraflıca işlenecek fikir bulamıyorlardır. Belki de, Türk okurunun belli bir süreden öteye aynı habere yoğunlaşamayacağını, dikkatinin dağılacağını düşünüyorlar, gazete yapıcılar. Ama sonuç olarak, hemen tüm Türk gazeteleri, okuru 'çocuk' sayıyor ve: 'Bak bak, kuş uçuyor!' diye yarım dakika dikkati çekilebilen bebenin ağzına bir kaşık ıspanak sokuştururken, ikinci kaşık için, 'Öcü geldi, öcü geldi...' diye korkutuyorlar. Sizin anlayacağınız, Türk gazeteleri, gazete okurunun bir habere, asla bir kitap okuru gibi yoğunlaşamayacağına inançlı. Belki doğru, belki yanlış bir teşhis bu. Ama teşhis yanlışsa, okur aptal yerine konuluyor. Doğruysa, yazılı basın kendi geleceğini dinamitliyor. Çünkü kitap okuru mantığını ellerinin tersiyle iterken, kendilerine de 'okur' yetiştirmiyorlar.
Bugün Türkiye'nin her alanındaki abukluk ve mantıksızlığın birebir aynası, Türk basınıdır. Sapın nasıl samana karıştığını, akım derken bokum demeleri, bir bebenin açlıktan ölümünü işleyen haberin tam yanına yerleştirilen silikonlu meme fotoğraflarının mantıksızlığını, kısacası altı kaval üstü şeşhane bir basın anlayışını özetlemek için kısa bir deney öneriyorum size: Herhangi bir gazeteyi açın ve sütunları, yukardan aşağı değil, kitap gibi yatay okuyun. Ben yaptım. Aynı sayfadaki birkaç başlığı yan yana koyduğunuz zaman şöyle sonuçlar çıkıyor:
İslamiyet'in doğuşu. Sperm verdiğine bin pişman ettiler. Hayalete karşı 'cep'e sarılın. Sergen'in sağlığı Nilüfer'e emanet. Davulcuyu dövdüler. Nâzım Hikmet'in adı Hikmetviç Warzonski mi? Camiide tencere satan imam gözaltına alındı. 4444 duası. Erkek de süslenebilir. 'Yüzde ellide tutsak iyi'.
Yatay okumayı yaptığınız gün, bir büyük gazete yazarı, makalesine 'Ben ai, ai, derim', yani eşek gibi anırırım başlığını atmışsa, deney daha lezzetli oluyor elbette. Ama sonuç değişmiyor: Toplumsal bir beyin sulanması yaşıyoruz.
Merak ettiğim, bu beyinler mi istiyor bu sulamayı, yoksa sucular mı?