Sebepler ve sonuçlar
Radikal · 9 Ocak 2002
Dostum Ali Sirmen anlatır: Nadir Nadi henüz sağdır. Gazete patronlarının Ankara'da buluştuğu bir toplantıda, o güne değin tanımadığı Asil Nadir'le karşılaşır. Güneş gazetesinin yükselen sahibi, Cumhuriyet gazetesinin çoktan efsaneleşen patronuna elini uzatır: "Ben Asil Nadir!" Nadir Nadi de kendini tanıtır: "Ben de sefil Nadir!"
Nadir Nadi'den binlerce yıl önce yaşayan Diyojen de, kendi zamanının bir Asil Nadir'ine benzeri yanıt vermiştir: Ünlü filozof, daracık bir sokakta görgüsüz mü görgüsüz, dolayısıyla kibirli bir zenginle karşılaşır. Geçebilmek için, ikisinden biri kenara çekilmek zorundadır. Mağrur zengin: "Ben bir paryaya yol vermem!" der. Diyojen gülümser: "Ben veririm!" Ve kenara çekilir.
Söylemde ince hakaretin ve hiciv zekâsının görkemi, dürüst ve haklı insanların, yani gerçek soyluların, soysuzlara karşı tek üstünlüğü, belki de tek silahıdır. Ben severim bu görkemi. Ancak son günlerde, tam da bu düşünce yapısının, yani bir değerin karşısındaki değersizliği vurgulamakla yetinmesinin yeterli olmadığını düşünüyorum.
Kendisine asil dedirten ruh sefillerine ve ciğeri beş para etmez para paryalarına yol vere vere, 'İt ürür kervan yürür' dediler, politikacısından hortumcusuna, canına okudular Türkiye'nin. Suratlarına tükürmemiz gerekenler, ellerini kollarını sallayarak geziyor ve ceplerinden bizim cebimizden çaldıklarını bile geri alamadığımız gibi, hâlâ konuşuyorlar, biz de aptal aptal dinliyoruz. Ülkeyi batıranların, çıkarmasını bekliyoruz. 'Çıkıyor,' diyorlar, inanıyoruz. Çünkü sebeple sonuç arasındaki ilişkiyi kuramadık. Yaşadığımız sonuçlara, onların sebep olduğunu kavrayamadık. Örneğin son Emlakbank hortumlamasında, 230 milyon dolarımızı araklayanlar ve politikadaki uzantılarının, aşağıdaki satırlarda özetlenen ve yüz binlerce insanın paylaştığı kaderin 'yazıcısı' oldukları, dank etmiyor kafamıza hâlâ.
'İçinizden biri' imzasıyla gelen şu çığlığı dinleyin:
"GÜCÜME GİDİYOR!
Her ay elektriğe, suya, benzine, telefona, doğalgaza yapılan otomatik zamlar. Çukurlara batıp çıkmak. İşe gidiyormuş gibi yapıp, dolaşıp eve dönmek. Çocuğumun yüzüne bakamamak. Eşime hediye alamamak. Bütün bunlara karşı eli kolu bağlı oturup kalmak. Gücüme gidiyor.
Okuduğum okullar. Çektiğim çilenin karşılığında elde ettiğim sonuç. Her yerde torpille iş bulmak. İşin ve paran yoksa hiç yerine konulmak. Gücüme gidiyor.
Sürekli yardım dilenen bir ülke. Kendi bireyinin iyiliğini düşünerek değil, EL ZORUYLA yaptırılan reformlar. Beni yeteneksizlerin yönetmesi. Çocuğumun geleceğini bu yeteneksizlerin iki dudağı arasına bırakmam. Seçimlerde sırası gelen yeteneksizi seçmek zorunda kalmam. Sunulan hortumculardan hortumcu beğenmem. Çok gücüme gidiyor...
Daha o kadar çok şey var ki. Burada anlatmak çok güç. On dakika kendimi dinlediğimde.
İçimdeki sesle yaptığım mücadele. Bir bilseniz nasıl gücüme gidiyor..."
Ve henüz okuduğu okulun birincisi, pırıl pırıl bir genç kız P.G., bu gücenikliği, Türkiye'yi terk etme kararıyla açıklıyor:
"... Türkiye'deki insanların sorumsuzluğundan, amaçsızlığından ve tekdüzeliğinden çok bunaldım ve körelmeye başladığımı düşünüyorum. Belki yaşamın kendisi kompetitif, ama Türkiye'deki yarışlar anlamsız. En sonunda herkes işsiz ve aylak kalacaksa, ÖSS saçmalığı uğruna neyi feda etmeye değer ki? Hayalsiz yaşamanın, cesaretin ve yaratıcılığın yalnızca soygunculuk alanında kullanılmasının
'olmayan yaşam güvencesi' nedeniyle şart konulduğu bir ülkeden kurtulup, dünyaya yararlı olmaya çalışmanın nankörlük sayılmayacağına inanıyorum."
Türkiye'de kimin kenara çekilip kime yol verdiği belli değil mi?