Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Vahşet özgürlüğü

Radikal · 11 Ocak 2002

Özgürlük, tanımlanması zor bir kavram. Çünkü çoğu kez karşıtı tutsaklıkla özdeşleşiyor ve tutsaklığın nerede bitip özgürlüğün nerede başladığı ya da tersini belirlemek kolay değil. Örneğin, vahşi hayvanlar özgürdür demek, doğru mudur? Vahşi hayvan, içgüdülerini izlemekte özgürdür, ama içgüdü dediğiniz de bir koşullanma ve tutsaklıktır. Hayvanın kendi ve karşıt türüne davranışlarını, sürüler halinde yaşıyorsa sürü psikolojisini, aşmaması gereken sınırları ve boyun eğmesi gereken doğa yasalarını belirler. İç ya da dış bir güdünün tetiklediği hareket serbestisinden hangisi özgürlük, hangisi değildir diye sorguladığınız an, özgürlüğün mutlak olamayacağı ve ucundan bucağından bir tutsaklığı içerdiği ortaya çıkar.

Özgürlük, beyni biraz gelişmiş tüm hayvanların sahip olduğu bir duygudur, ama üstünde düşünmek, yalnızca insanoğlunun becerisidir. Daha doğrusu, bazı insanların. En çok da filozoflar düşünür özgürlüğü, çünkü tanımlamaya çalışırlar. Nietzsche, özgürlüğü bir tutsaklık tehlikesiyle karşılaşınca gelişen tepki, güç istenci olarak algılar. Onun özgür insanı, hiçbir kısıtlamaya tabi olmayan 'ne engellenmiş, ne de itilmiş' kişidir. Descartes'a göre özgürlük ise, 'hiçbir dış güç bizi zorlamadan

eylemde bulunmak olanağı'dır. Nietzsche'nin tanımı tabii ki daha kapsamlı ve doğrudur, çünkü 'itilmiş'ten içgüdüyü de anlamakta ve dahil etmektedir. Oysa Descartes'ın tanımında yalnızca 'dış güdü' söz konusudur. Spinoza, mutlak özgürlüğün yalnızca Tanrı'ya özgü olduğunu vurgulayarak,

gerek iç, gerekse dış güdülerden kurtulamayan

insanın gerçekten özgür olamayacağını kabullenmiştir.

Ben en çok, Elie Faure'un özgürlük tanımını beğenir ve uygulamaya çalışırım: Özgürlük, kaderi yenebildiğimiz ölçüde vardır. Kaderin adı, içgüdü de olabilir, dış baskı da, önemli değil. Ama insan, insanlık vasfına, ancak ve ancak bu etkilerden bağımsız düşünebildiği zaman ulaşır. Niye mi anlatıyorum bütün bunları? Hiç ilgisiz görünecek ama, Milliyet gazetesinde okuduğum bir haber neden oldu: Ankara'da yaşayan bir kız çocuğu, D.T., henüz 12 yaşındayken akrabası Nedim Y.'nin tecavüzüne uğramış ve bunalıma girmiş. Derdini kimseye açamayan yavrucak, başına geleni çok sevdiği edebiyat öğretmeni Mehmet A.'ya anlatmak gafletinde bulunmuş. Yardım beklerken, bir de duydukları karşısında cinsel dürtüsü galeyana gelen öğretmen tarafından, hem de defalarca tecavüze uğramış mı size? Tam 1.5 yıl boyunca, zavallı D.T. sapık öğretmenin herhalde "Bak evladım, bu işler normaldir, sinemalarda bile gösteriyorlar!" diye izlettirdiği porno filmler eşliğinde, önden arkadan her türlü cinsel fantezisine maruz ve sonunda hamile kalmış, hayırsever Mehmet A. tarafından kürtaj bile yaptırılmış. Suçlular yakalanmış ama, D.T.'nin çocukluğunun nasıl öldürüldüğünü, bundan böyle nasıl ve neyle yaşayacağını herhalde hepimiz biliyoruz.

Bu olay bana, insan içgüdülerinin aslında nasıl hayvanca olabildiğini hatırlattı ve bir kez daha, özgürlüğün içgüdüleri izlemek değil, içiyle dışıyla tüm güdülerin, dürtülerin, bastırılmışlıkların ve baskıların çizdiği kaderi değiştirmek yeteneği olduğunu anladım. Tabii bu yetenek, elbette ve yalnızca eğitimle, kültürle, kısacası akıl aydınlanmasıyla edinilebilir.

Ben bütün bunları düşünürken, bir de ne göreyim? Sabah gazetesi yazarı Gülay Göktürk "İnsanların çocuklara zarar vermedikleri sürece sübyancı olma hakkını savunuyorum," diyor ve bir öneri getiriyor:

"Çocuk pornosu çekenler gerçek çocuklar yerine sanal çocuklar kullansalardı, hem sübyancı erkeklerin özgürlüğü kısıtlanmamış, hem de hiçbir çocuk örselenmemiş olurdu."

İşte size benimkinin tam tersi bir özgürlük anlayışı. Gülay Göktürk'ün özgürlük tanımı, içgüdülere boyun eğmek, cinsel dürtüleri serbest bırakmak. Biliyorsunuz kendisi, yine demokratik özgürlük adına, türbanı, yani kadının kapanmasını da savunur. Oysa türban, tam da Göktürk'ün serbest bırakmak istediği erkek cinsel dürtülerini harekete geçirmemek, bastırmak için icat edilmiş, görsel bir kısıtlamadır. Tabii tüm yasaklar gibi, bazı erkekleri de türbanlılar cezbeder. Acaba diyorum, Türkiye'de bir babayiğit çıksa ve de türbanların ve çarşafların hoyratça yırtılıp altındakine ilahiler eşliğinde tecavüz edildiği, tabii ki sanal, 'tesettür porno' filmleri

yapsa, Gülay Göktürk, bu tesettür pornocularının demokratik haklarını da savunur muydu?

Sözde özgürlük kolay da, özde cesaret nerede?