Yüzlüklerin efendisi
Milliyet · 27 Ocak 2002
Cara Donatella,
Adının önüne eklediğim "cara" sözcüğü, inan bana İtalyancadan çok İspanyolca anlamıyla yakışıyor sana. Çünkü "cara", İtalyanca "sevgili" demek ama Cervantes'in dilinde PAHALININ DIŞISI oluyor ve senin ağustosböceği (yoksa cırcırböceği mi demeliydim?) yaşamına çok çakışıyor Donatella. Sakın kızma, çünkü unutma, yazılarında kendini ağustosböceği olarak tanımlayan bizzat sensin! Kazandığından fazlasını harcamaktaki ustalık ve hovardalığına yakıştırdığın "ağustosböcekliği"ni, olsa olsa çene kuvveti babındaki performansına haksızlık edilmemesi için "cırcırböcekliği"ni de ekleyebilirim, o kadar.
Meğer ne kadar haklıymışsın arkadaşım! Meğer az bile söyleniyormuşsun, ucuzluktan bile olsa Giorgio Armani'den alınmış ve sana çok yakışan kahverengi deri tayyörün içinde parasızlıktan yakınırken.
Türkiye'de kimsenin yeterince parası olmasına ya da kalmasına imkan yok! Tabii bizim gibi, çalışarak kazananlardan söz ediyorum. Şunun şurasında on gündür İstanbul'dayım, iflas bayrağını çektim Donatella! On günde Paris'te geçindiğim paranın tam iki buçuk katını harcamış durumdayım. Her gün küçük dilimi yutuyorum. Yakında, yeni bir küçük dil de almak zorunda kalacağım. Ben böylesine bir pahallık, dünyanın hiçbir yanında görmedim!
Çünkü Türkiye'de, harcamadığın doğalgazı ve konuşmadığın telefonları bile ödetiyorlar yurttaşa Donatella. Küçücük evimin tüm katı, sıvı ve gaz musluklarının kapalı, bendenizin de başından sonuna Paris'te olduğu kasım ayı içinde, meğerse ben (ya da hayaletim) tam 30 milyon TL'lik doğal gaz yakmış ve uluslararası, şehirlerarası ve şehiriçi olmak üzere üç kapsama alanında toplam 20 milyon küsur TL'lik telefon görüşmesi yapmışım! Bütün bu paralar, abone giderlerinin haricinde, tüketim karşılığı olarak belirtilmiş makbuzlarda. Aylarda yanılıyor ve belki bir ay öncesinin harcamalarını fatura ediyorlar desek, ekim ayında da yoktum ki evde! Üstelik en gülüncü, elektrik faturasının normal, yani tüketilmemiş görünüşü.
Demek ki senin naçiz vazarın ya da hayaleti, başta kendisi kimseden habersiz İstanbul'a geliyor, doğalgazı yakıyor, telefonu kullanıyor ama karanlıkta oturuyor, elektriği açmıyor, iyi mi? Biz cadıyız ya, bilmeden yapmışımdır herhalde.
Yalnız bu arada, başıma bir cadı için çok utanç verici bir iş geldi, zayıf ölümlülere yaraşır adilikte bir gribe yakalandım. Üstelik, ciddi bir Avrupalı olarak, doktora gidip ilaç yazdırdım, 14 tablet içeren bir antibiyotik kutusuna 43 milyon 179 bin TL ödeyince, grip geçti, sinirsel ajitasyon ve ruhsal depresyon başladı! Çünkü aynı antibiyotik, bizim Paris'te UÇTE BİR fiyatına satılıyor Donatella...
Fransa'da asgari ücret BİN YÜZ OTUZ dolar, Türkiye'de YÜZ ELLİ. Ve işin tuhafı, kimse isyan etmiyor, sesini çıkarmıyor.
Bu insanlar nasıl geçiniyorlar, niye haykırmıyorlar, diye düşünürken yanıtını buldum: Dolar bazında yalnızca "yüzlüklerin efendisi" Türkler, tüm umutlarını "yüzüklerin efendisi" olmaya bağlamış bulunuyorlar. Sanal bir alemde yaşadıklarını düşünüyor ve çektikleri çileyi, film gereği olup bir gün bitecek sanıyorlar. Mucize bekliyorlar.
Godot'dan umudu kestiler, Tolkien'in yolunu gözlüyorlar herhalde.
Ben de senin gibi masallarla büyüdüm. Ama biz kurbağaların yakışıklı prenslere ya da balkabaklarının saltanat kupalarına dönüşmesini beklemektense, kendimiz cadı olduk ve bir şeyleri değiştirmeye çalıştık, değil mi Donatella? Galiba mucize umanlarla yaratanlar arasındaki fark burada.
Süpürgeni coşkuyla izliyor ve siyah cadı şapkanın altındaki sarışın başını sevgiyle öpüyorum, benim pahalı cadım.
