Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Bir erkek dramı

Radikal · 10 Şubat 2002

Mine G. Kırıkkanat

"Yaşam, bir rüyadır:

Uyanmak bizi öldürür."

Virginia Woolf

Çariçe Katerina'nın Baltacı Mehmet Paşa'nın Osmanlı çadırında gösterdiği performansa, yüzyıllar önce Paris'in kapılarına dayanan Atilla'nın Moğol çadırına yaptığı ziyaretle ilham veren Azize Genevieve; o gün bugündür Fransız başkentinin koruyucu meleği sayılır. Tarihte, yalnızca üreme organlarını bir erkeğin üreme organına açarak savaşlar başlatan ve savaşlar bitiren iktidar kadınları naçiz yazarınızı oldum olası şaşırtmıştır. Ama aynı yöntemle koskoca bir orduyu, hem de talana alışık, talanla geçinen bir orduyu Paris gibi varsıl bir kentin kapılarında durduran Genevieve'in indimde özel bir yeri vardır. O gün bugündür Azize Genevieve, Fransız başkentinin koruyucu meleği sayılır, adını taşıyan tepeye adını taşıyan bir yokuştan çıkılır ve adını taşıyan kiliseye varılır. Azize Genevieve yokuşu, biraz benim yokuşumdur. Her adımda, aynı yokuşu Polytechnique mühendislik

okuluna gitmek için yıllar önce tırmanan babamı yanımda hissederim: Çakır gözlü, çakı gibi bir Türk subayını, okulun tam karşısındaki 'bistro'da şarap içer, akordeon dinler, güzel Fransız sevgilisine kur yaparken hayal ederim. Babam asla itiraf etmedi. Ama annem, pederin bu sevgiliye babaannemin tuğralı gümüş kemerini 'peşkeş' çektiğini söyler, kanıt olarak da kemerden arta kalan tokayı gösterirdi. Babamın, Parisli sevgiliye niye tokayı bırakıp kemeri verdiğini önceleri çözememiştim. Şimdi, aslında kemeri bir kerede vermeyip, peyderpey armağan ettiğini düşünüyorum! Tam tokaya gelmişti ki sıra, ayrılmışlardı anlaşılan...

Babam Azize Genevieve yokuşunu arşınlar ve Polytechnique öğrencilerine takılan lakabı isim

olarak taşıyan 'Les Pipos' barında demlenirken, henüz doğmamıştım. Ama aynı bar, benim de son aşkımın ilk durağıydı. İlk kez, burada buluştuk Daniel ile. hâlâ buluşuyoruz.

Dün gece, soluk soluğa girdim bardan içeri. Epeyce gecikmiştim. Daniel, bir tuhaftı. Yüzünde hüzün vardı ve yanındaki genç adamı, yıkılmasın diye tutmaya çalışıyordu. Ben de tanıyordum, ayakçı tezgâhına vidalamaya çalıştığı genci: Adı Hugo'ydu. Alman'dı ve nedense Paris'te yaşıyordu. Çekingendi. Ama olağanüstü kültürünü ele veriyordu zaman zaman. Müdavimlerin hepsi seviyorlardı Hugo'yu. Oysa bu gece, farklıydı. "Başaramadım..." diye bir şeyler geveliyor, söyledikleri anlaşılmıyordu, çok içmişti, belli. Daniel, kaşla göz arasında: "Sevdiği kız, çocuğunu aldırmış..." dedi kulağıma. Hugo, o çocuğun kendisinin de olduğunu, birlikte verdikleri bir hayata tek başına son veremeyeceğini anlatamamıştı kıza. 'Başaramamıştı...'

Saatler ilerledikçe, bar müdavimleri rahatsız olmaya başladı Hugo'nun varlığından. Yanındakilerin üstüne yıkılıyor, kadehleri deviriyor, umutsuzluğuyla karartıyordu, bir cuma gecesi eğlenmek isteyen insanların neşesini.

Bir süre sonra, iki barmen tezgâhın ardından çıktılar ve Hugo'yu kargatulumba dışarı atmaya davrandılar. Daniel, "Bırakın," dedi, "ben götürürüm..." Hugo'yu omuzlayıp, çıktı. Gitar, Jacques Brel'in 'Beni terk etme...'sini çalıyordu, bir erkeğin umutsuzluğu gecenin karanlığına terk edilirken. Komşusu Christian: "Evinde üç günden beri ışık yok," dedi. Hugo, elektrik faturasını ödemeyi unuttuğunu bile unutmuştu.

Daniel evine bırakıp döndü genç adamı. Les Pipos, kaldığı yerden başladı şenliğe. Gitardan, 'Dos gardenias para ti...'nin nağmeleri yayıldı. Bir sevgili bir sevgiliye iki beyaz çiçek sunuyordu. Ana rahminden bir çocuk, Hugo'nun yüreğinden bir aşk kopartılmıştı.