Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Dil ve Yürek

Radikal · 10 Mart 2002

"Dilde bir ejderha saklıdır,kan dökmeden öldürür."

(Çin atasözü)

Adı sanı bizim ellerde ünlü olmayan

bir parfümcü, 24 Şubat Sevgiler Günü için hazırladığı kokuyu minik bir masalla tanıtmıştı:

"Baba Rustide, bütün Provence bölgesinin en zenginiydi. Ama en büyük hazinesi, kızı Mireille'di. Kızın gönlü ise Vincent'ta. Her dem vetiver kokan yakışıklı delikanlıda. Bir kış akşamı Mireille, aşkına kavuşmak için baba evini terk etti. Götürdüğü tek çeyiz, zifaf gecesi takacağı portakal çiçeklerinden tacıydı. Vincent, onu tacıyla görünce, her zamankinden daha güzel olduğunu düşündü. El ele tutuşup, bir portakal çiçeği ve vetiver kokusunda kayboldular."

Bu güzel öyküyü okurken, Mireille ve Vincent'ı, ailelerinin evlenmelerine izin vermediği, çünkü kızın muhtemelen başkasına satıldığı, ama henüz teslimatın yapılmadığı; iki Doğu Anadolu genci olarak düşündüm. Büyük bir olasılıkla yakalanır, ya bizzat babaları ya da ağabeyleri falan tarafından öldürülürlerdi. Cesetlerinden yayılan kan kokusuna da, 'namus temizliği' denirdi. Eğer adları Beren ve Berçen'se, daha kaçmadan yandılardı. Hemen takibat açılırdı haklarında, vay sen, karda yürünürken kırt kırt eden bu vatanda, hangi bakla, pardon şakla, yok öyle değildi galiba, Kürtçe isim taşırsın, diye...

Bu sütunun yazarını izleyip sevenler bilir de, nefret edenler bile teslim eder ki,

'ayrılıkçı' değildir, PKK'cı hiç değildir; ne Kürtçüler tarafından istismar edilebilmiştir ne de Türkçüler tarafından.

Ancak şu dil konusu var ya, Türkiye'de bazı muktedirlerin giderek daha fazla saçmaladıklarını ve ne akla, ne mantığa sığacak kabalıkta bir 'çifte standart' uyguladıklarını düşünüyorum.

Bir an için Türkiye'nin sözümona ulusal çıkarlarından gözlerimizi çevirip, Almanya'nın ulusal çıkarlarına bakalım.

Almanya'da yüzyıllardan beri değil, salt 1960'lı yıllardan beri yaklaşık iki milyon Türk yaşıyor. Bu Türklerin arasında harikalar

yaratanlar var. Ama geniş geneli, tam 40 yıldır ne Almanca öğrendi ne de niyeti var. Berlin'deki pazarda etiketler biber, domates,

patlıcan diye Türkçe yazılıyor. Türkçe gazeteler, kitaplar basılıyor, Türkler Türk televizyonlarını izliyorlar. Okullarda, Türkiye'den gönderilen öğretmenlerin Türkçe (imamların da Arapça) okutup öğretmeleri de caba.

Almanlar, artık Almanya'dan dönmeyecekleri belli olan Türklerin Türkçe öğrenmesine, konuşup yazmasına asla karşı çıkmadılar. Ancak, Almancayı öğrenmeye hiç gayret göstermemeleri de canlarına tak etti ve geçen yıl, Almanca öğrenimini DE 'zorunlu' hale getirmeye kalktılar. Vay efendim sen misin, Almanya'da Almanca bilmeyi şart koşan? Başta Türkiye, Türk gazeteleri, dernekler falan bir vaveyla kopardı 'Almanca mecburi olamaz' diye, yer gök inledi. Elinizi vicdanınıza koyup düşünün:

40 yıldır yaşadığı ülkeden, git gitmez, dilini öğren, öğrenmez bir halk uyumlu mudur,

uyumsuz mudur? Birleştirici midir, yoksa ayrılıkçı mı?

Almanlar, daha radikal bir karar alıp (almazlar ya,) "Türkçe yasak! Zaten Almanya'da Türk diye bir ırk yoktur, sen 40 yıldır tırk tırk diye tespih çeke çeke sana Türk demişlerdi, sen artık Alman'sın!" deseler, Türkiye ne yapardı, Türkler nasıl kasıp kavururdu Almanya'yı?

İşte Türkiye'nin bin yıldır bu topraklarda yaşayan Kürtlerin diline yaklaşımı, kendisinin Almanya'da yaşayan Türklere yapılmasına asla izin vermeyeceği bir

'zorbalık'tır.

Buyursun, parası olan Kürt, Kürtçe televizyon

kursun. Reklam alırsa yaşar. Saçmalarsa, RTÜK var! İsteyen, seçimli ders olarak Türkçenin yanı sıra Kürtçe de öğrensin isterse. Anlayamıyorum nasıl bir mahsur var bunda. Almanya bölündü mü Türkler Türkçe konuşuyor diye? İspanya bölündü mü, Basklar Baskça öğreniyor diye? Tam tersine, Bask televizyonu iflas halinde, çünkü para kazanamıyor. İşte devlet yapısında örnek

aldığımız 'üniter' Fransa, kuzu kuzu kabul etti yerel dillerde öğrenimi. Bölünecek mi dersiniz?

Unutmayalım ki, çelik kılıcın esneğidir makbul olan. Esnemeyen kılıç, er geç kırılır.