Bizi biz biliriz
Radikal · 15 Mart 2002
Bu sütuna sık sık konuk ettiğim Parisli kahramanım Hasan Kudar, Fransa'ya 1961 yılında gelmişti. Öğrenci değildi. Devlet memuru hiç değildi. O, Türkiye'de 'Nâzım Hikmet okumaktan' hapis yatmış bir
'sicilli'ydi. Öğretmendi. Oysa (Türk) öğretmenlik, yaban ellerde geçerli bir meslek değildi. Önce bulaşıkçılık, sonra aşçılık yaptı, dil öğrendi, derken Türk Haberler Ajansı'nın Paris muhabiri oldu. Boş saatlerinde Türklerin mesken tuttuğu kahvelere gidiyor, sıla hasretini gideriyordu. Bu kahvelerde pek çok ahbap edindi, özellikle devlet bursuyla Paris'e gelmiş doktora öğrencileriyle tanıştı. Öğrenciler, her toplantılarına Hasan'ı da çağırır, hatta akıl danışır oldular. Yıllar geçip giderken, Türkiye 12 Mart 1970 'sezonuna' girdi. Paris'teki Türk gençleri, bir gün Hasan'a: "Öğrenci Birliğimiz artık bir mekâna kavuştu, tam da Saint Michel Meydanı'nda, gel gör, çayımızı içersin!" dediler. O zamana değin kahvelerde
'birlikleşen' Türk öğrencilerin sayısız gruplara bölündüğü biliniyordu, ama kimin hangi 'sol'dan olduğu belli değildi. Her grup kendi aralarında toplanırken, hepsinin aynı çatı altında buluşması ne sonuç verecekti, merak ediyordu Hasan. Kalkıp gitti yeni 'birlik' binasına.
Bir de ne görsün?
Binanın içi tümüyle taksim edilmiş, yalnız odalar değil duvarlar bile parsellenmiş! Her parselde bir grubun sloganları Leninistler, Maoistler, Troçkistler, ist oğlu istler ve Enver Hocacılar... Her kapının girişindeki parselin grubu, 'Abi hoşgeldin, gel bir çayımızı iç!' diye davet ediyorlardı Hasan'ı. Bizim akıllı Kudar, kimseyi gücendirmemenin yolunu, "Bakın hepinizi tanıyor ve seviyorum. Ama hepinizin çayını içmeme imkân yok. İyisi mi, ben şu koridorda oturayım, her gruptan bir kişi gelsin, tarafsız bölgede söyleşelim!" önerisiyle buldu. Sohbet koyulaşınca, Hasan hınzırca sordu: "Çocuklar elimde sihirli bir seccade olsa ve hepinizi istediğiniz yere götüreceğim desem, bana nihai hedefiniz olarak hangi 'izm'i gösterirdiniz?" Gençlerin hepsi: "Elbette Marksizm," dediler. Bizim Kudar güldü: "Madem öyle, bu seccade hepinizi almaz, herkes istediği yoldan gitsin, merkezde birleşirsiniz!"
Ve bir fıkra anlattı onlara: Köylüler toplanmış, Nasreddin Hoca'yı da aralarına almış, 'Kadın dediğin nasıl olmalıdır'ı tartışıyorlar. Herkes evdeki karıyı unutmuş, başlamış hayalindeki kadını betimlemeye. Kimisi, kadın dediğin yüzü güzel olmalı, demiş. Kimisi, kadın yürüdüğünde kalçaları konuşmalı. Ötekine göre bacakları, berikine gözleri derken geyik uzayıp gitmiş ve biri Nasreddin'e dönmüş: "Hep biz konuştuk, bir de Hoca'ya soralım, o ne düşünür?" Nasreddin Hoca kıkırdamış: "Devam edin arkadaşlar, merkezde birleşiriz!"
Ama zaman, ayrılıkçı sol birlikçilerin
'merkez'de bile birleşemeden, 'merkez' olacaklarını gösterecekti...
1973 yılında, Paris'teki Türk Öğrenci Birliği ayrılıklara rağmen yeni bir yönetim kurulu seçmişti. Hasan Kudar, ikinci kez birliğe, kutlamaya gitti gençleri. Hal hatır sohbetinden sonra tam ayrılıyordu ki mekândan, Cem Behar yanına geldi ve: "Abi bir dakika gelir misin?" dedi. Kapalı kapılar arkasında, Behar doğrudan girdi konuya: "Hasan abi, biz sizi eski yönetim kurulundan polis olarak devraldık, doğru mu bu?"
Hasan Kudar gülsün mü ağlasın mı şaşırmıştı. Gücenmişti de. Yaralı yüreğiyle kendisini Abidin Dino'lara attı ve olayı anlattı. Abidin, önce bir kahkaha attı, sonra: "Yahu Hasan," dedi. "Bunları takip eden polisler, mutlaka bizi de takip ediyorlardır. Ne de olsa sicilliyiz. Eğer takipçi polislere para veriyorlarsa, bu işe talip olalım. Bizi kimse, bizden daha iyi bilemez. Polis olursak en doğru bilgiyi biz verebiliriz hakkımızda..."
Sevgili Hasan, o günden sonra birliğe adım atmadı. Ne zaman bir birlik yöneticisi görse: "Demirbaş olarak kaybolmadım, yaşıyorum!" tekmilini veriyordu. P. S. Aziz okurlarım, birkaç gün için tatile çıkıyorum. Sütunumu boş bırakmayacak, 'eski şarkılarımdan bir demet' yayımlayacağım. Sizden ricam bu süre içinde e-posta göndermemeniz. Aşırı birikme nedeniyle okuyamayabilirim. Gelecek hafta buluşmak üzere.