Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

İzmir’de şafak

Radikal · 24 Mart 2002

Bir zamanlar Türkiye'de tuhaf bir tartışma vardı ve biz gençler de ciddi ciddi kafa yorardık: 'Sanat için sanat mı, toplum için sanat mı?' diye. Kimler birinci şıkkı, kimler ikinci şıkkı savunurlardı unuttum (aslında unutmadım!) ama zamanla, ne sanat, ne de toplum için 'hedefe kilitli' sanat yapılamayacağını, yapılana sanat denilmeyeceğini ve yapanın da sanatçıdan çok zanaatçı diye anılması gerektiğini anladım. Çünkü tarihe merak saldım. Aynı zamanda uygarlık tarihi demek olan insanlık tarihi, toplum ve sanatın et tırnak gibi birbirinden ayrılamayacağını, toplum ne zaman, nerede dibe vursa sanatın da ışıklarını söndürdüğünü; nerede ve ne zaman parlarsa, mekânı paylaşan insan topluluğunun da aynı aydınlığı yansıtan bir yükseliş döneminden geçtiğini gösteren örneklerle doluydu. Zaten yaratıcı sanat ile algılayıcı toplumun bütünlüğüne 'kültür' deniyordu. Rönesans, Rönesans'a hazır bir toplumsalda doğuyor; Voltaire, Descartes, Rousseau devrim doğurmaya hazır bir Fransız toplumunu döllüyor; Shopenhauer, Wagner, 'yücelmeyi' gereksinen bir Almanya'nın simyasını oluşturuyorlardı, vb. Kültür yaratıcının kendisi görmese de, o simya er geç toplumsal kimyaya dönüşüyordu ve sanatçının sıradan insana üstünlüğü toplumsal olacağı

'öngörmek'ti zaten, görmek değil.

İzmir'de bir şeyler oluyor. Yarım yüzyıldır çöküş sürecine doğru debelenen Türkiye'de, son krizin bütün ışıklarını söndürdüğü; yazarı, çizeri ve müzisyeniyle tek tük kültür yaratıcının karanlıktaki ateş böcekleri gibi parıldadığı, ama toplumsal bir ışımaya, bir akıma, bir ortak heyecana yol açamadığı Türkiye'deki İzmir'de, bir kıpırtı var. Bir heyecan, bir aydınlık çabası...

Bilmem dikkatinizi çekti mi? Üç büyük kentimizden bir tek İzmir'in 'laik' demokrat

bir belediye başkanı var: Ahmet Priştina.

Birkaç yıl içinde tüm altyapı sorunlarını, İzmir Körfezi'nin ünlü kirliliği ve kokusu dahil çözmekle kalmadı, İstanbul ve Ankara'daki benzerlerinin akıllarına bile gelmeyecek bir kültür tabanı oluşturdu. Ve sanki, Ahmet Priştina ekibinin akılcı ve estetik çoşkusuna yanıt verir gibi, kentin sanat, kültür ve eğitime yönelik tüm kuruluşlarının, örneğin Eczacıbaşı Vakfı'nın düzenlediği caz festivalleri gibi organizasyonların başına genç, dinamik, başarılı insanlar geldi. Üstelik yalnızca yerli kültür etkinlikleri değil, yabancı kültür misyonları da hızlandı.

İzmir'deki Fransız Kültür Merkezi Müdürü Daniel Schlosser'den aldığım davetin içeriğini okuyunca, küçük dilimi yutayazdım: 'Küresel Yönetişim ve Geleceği' gibi, Türkiye açısından 'postmodern' sayılacak önem ve yenilikte bir temanın tartışılacağı bir seminer düzenlenmişti. Katılımcıların ad ve unvanlarını görünce, küçüldüm küçüldüm, ufacık kaldım. Bir kez, seminer Le Monde gazetesinin Uluslararası İlişkiler Direktörü, Fransız üstat Daniel Vernet tarafından yönetiliyordu. Küresel yönetişimin Kosova'da eğitim bakanı ve rektör olarak görevlendirdiği dünyaca ünlü Alman Prof. Michael Daxner, BM'nin Türkiye temsilcisi Alfredo Vitschi-Cestari, bizim Dışişleri Bakanlığı'nın Balkanlar'dan sorumlu Genel Müdürü Büyükelçi Selim Karaosmanoğlu, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Hasan Köni, Fransız Büyükelçiliği birinci müsteşarı ve eski Priştina masası şefi Jacques Sturm, BM Kosova misyonundan Teuta Gashi, Ege Üniversitesi'nden Nazım İrem konunun kuşkusuz uzmanlarıydılar. Peki ama bendeniz ne arıyordum aralarında? Naçiz yazarınız, bırakın Türkiye, daha dünyanın bile yeni keşfettiği ve nasıl yapılandıracağını bilemediği, kendisinin de üstünde hiç kafa yormaya zahmet etmediği 'global governance' hakkında, üstelik de böylesi bir ulemanın önünde ne konuşabilirdi ki? Hem de yalnızca harita üstünde tanıdığı Kosova örneğinden çıkıp, hiç ayak basmadığı ve basmayacağı ve işkence altında bile götürülemeyeceği Afganistan'a doğru yol alacak bir tartışmada...

Ama doğrusu, davet çok cazipti. Atatürk de zaten, hedef olarak Akdeniz'i gösterip İzmir'de bitirmişti işi; bendeniz de ya 'global' başa, ya 'governance' leşe deyip, çıktım İzmir seferine.

Küresel Yönetişim'e, Fransızlar 'Gouvernance Internationale' diyorlar. İlk duyuşta kuş dili tınısı verse de, konunun pek yakında Afganistan'daki uluslararası güçlerin yönetimini üstlenecek olan Türkiye açısından acil önemi ve ülkemizin Kosova'nın yeniden yapılandırılmasında oynadığı rol düşünülecek olursa, söylenecek lafı, aktaracak deneyimi de var. Türkiye'nin Küresel Yönetişim'e ilgisini, fikir üretme ihtiyacını, İzmir'deki semineri düzenleyen Fransızlar anlamış ve kültür merkezi bu iş için 40 milyar TL harcamıştı. Ahmet Priştina hem desteklemişti hem de kibarca ağırladı. Türk ya da yabancı katılımcı uzmanlar da biliyordu. Ancak, seminerin mekân olarak cereyan ettiği çiçeği burnunda İzmir Ekonomi Üniversitesi Rektörü, galiba pek ilgilenmiyordu konuyla, yönettiği üniversitede dünyaca ünlü meslektaşlarını ağırlamak yerine İngiltere'ye gitmeyi tercih etmişti. Yerine vekil bıraktığı profesör de toz olunca, seminerde üniversitenin onurunu Uluslararası İlişkiler ve AB kürsüsü başkanı Prof.Dr. Haluk Günuğur, Dr. Çınar Özen ve öğrenciler kurtardı, benim umurum değil de, yabancı davetlilere ve harcamaları yapan Fransızlara karşı.

Ama ben neler öğrendim neler, İzmir'de konuşlandığım harika iki gün boyunca. Afganistan'da Türkiye'yi bekleyen tehlike dahil, edindiğim bilgiyi önümüzdeki günlerde sizinle paylaşacağım.