Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Dr. Moreau'nun adası

Radikal · 7 Nisan 2002

İgor Stravinski'yi sevmeyi, arkadaşım Cem Mansur öğretti bana. Tanıştığımızdan bu yana, klasik müziği sevdirmeye kararlıydı aslında, ama bakar bakmaz, benim naçiz kulaklarıma giden yolun müzikten çok 'söz'den geçtiğini anladı; kendisine müzikal mürit olarak Daniel'i seçti, bana da müzisyen fıkraları anlatmaya koyuldu. İşte o fıkralardan biri:

1960'lı yıllarda New York'un en ünlü lokantasında İgor Stravinski, Balanchine ve Nureyev'in 'kişiye özel' masaları vardır. Bir gece Stravinski ve Nureyev, ayrı ayrı gelir ve masalarını, yani lokantayı onurlandırırlar. Nureyev, ünlü bestecinin ertesi gün kendisini seyretmek üzere Romeo ve Juliette balesine iki bilet aldırdığını duymuştur. Hem 'maestro'ya ilgisinden dolayı şükranlarını sunmak hem de kendisiyle tanışmak üzere kalkar, Stravinski'nin masasına gelir. Kısa bir süre sohbet ederler. Stravinski sohbetten mi sıkılır, yoksa muzipliği mi üzerindedir bilinmez, bir ara Nureyev'e, "İzin verirseniz tabağımı yalayacağım," der ve ekler: "Tabağımı yalamaya bayılırım da."

Nureyev, "Estağfurullah Maestro, buyrun..." falan diye bir şeyler geveler ve Stravinski, ünlü baletin şaşkın bakışları karşısında iştahla çıkardığı kocaman diliyle uzun uzun, özenle yalar tabağını. Nureyev, gördüğünü görmemiş yapmak içindeki insanların konuyu değiştirmek telaşıyla, kendisine örnek aldığı efsanevi balet, ama geçimsizliğiyle ünlü Nijinski'den söz etmeye koyulur ve Stravinski'nin yakından tanıdığını bildiği için sorar:

"Nijinski'yle nasıl anlaşırdınız Maestro?"

Stravinski, "Havlayarak!" der.

Nureyev ise ne diyeceğini bilemez: "Nasıl yani?"

"Basbayağı havlayarak! Birimiz 'hav'

deyince, öteki 'hav hav' diye yanıtlardı!"

Bazen bana da insanlar havlayarak konuşuyorlarmış gibi geliyor, sevgili okurlar. Hatta Türkiye'den havlamanın sevimli bir anlaşma biçimi sayılacağı, tüyler ürpertici homurtular yükseliyor. Kuşkusuz benim gözlerim ve kulaklarımda bir gariplik var, ama bazen cennet vatanımızın giderek Dr.

Moreau'nun adasına benzediğini, ama Dr. Moreau'nun yaptığının tam tersi uygulanan bir deney alanı olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin iki yarımadasında, topluma yıllardır şırınga edilen düzeysizlik aşısı

insanları insanlıktan çıkarıyor, canavarlaştırıyor. Yeni insansı hayvanlar ya da tersinin dili yalnızca 'para'ya dönüyor, para konuşuyor, para alıyor, para veriyor, para yiyor, para kusuyor. Varsa yoksa, para değeri, para ölçüsü; borç, kredi, ekonomi. Duygular da paraya endeksli. Umut parayla, aşk parayla, sevgi paraya göre. Parasızlar intihar ediyor. Acımak ve nefret duyguları da paraya bağlı. Türkiye'nin ilk kadın cerrahı Rahime Batu, ömrü boyunca çalışmış, didinmiş, trilyonluk mirasının bir bölümünü de yaşamını betimleyen idealist insan duruşuna uygun olarak, bir eğitim vakfına bırakmış. Kadıncağızın otuza yakın sürü sepet akrabası, dış kapısının tokmağı kişiler mirastan pay alabilmek için mahkeme mahkeme dolaşmışlar, davayı kaybedince ağlamaklı, kendilerini acındırıyorlar:

"Hepimiz maddi olarak zor durumdayız. Çoğumuz emekli, o para bize gerekli..." Sanki kendileri çalışmış yıllar boyu Rahime Batu yerine. Salt akrabalık dolayısıyla, mirasta merhamet talep ediyorlar.

Bir de miras nefreti var: Ünlü Bezmen ailesinde baba oğul, birbirlerine girmiş. Fuad Bezmen: "Oğlum komplocu ve sinsidir," diyor. Halil Bezmen: "Babam beni altı yaşındayken boğacaktı..." Ölçü yine para. Yediydi, yedirmediydi, vb... Aynı can, aynı kandan yoğrulmuş bir baba ve oğul, ölesiye düşmanlaşmışlar. Ya kızlar ve anneler? Büyük ya da küçük, para paylaşımı söz konusu olunca, daha mı insanlar? İşte İzmir'deki Sipahioğulları'nın gazetelere yansıyan pespaye maceraları: Annelerini babalarına 'Seni aldatıyor,' diye ihbar eden çocuklar, çocuklarını reddeden veliler.

Acaba insanlar parayla havladıkları için mi canavarlaşıyorlar, yoksa canavarlaştıkları için mi parayla havlayıp, parayla susuyorlar?