Cahil savaş,bilge barış
Radikal · 12 Nisan 2002
Aradım taradım, buldum. 29.11.2000 tarihli ve 'In Bush We Trust' başlıklı makalede, yani George W. Bush'un 537 oyla başkan seçildiği günlerde şöyle yazmışım hakkında:
"Hepimize hayırlı olsun amma... Bush'un gözleri birbirine çok yakın. Birbirine çok yakın gözler, genellikle maymunluktan insanlığa geçiş evrimini tamamlayamamış karakterleri düşündürür bana. Bush'un epeyce atraksiyon yapacağını sanıyorum. Kehanetimi yabana atmayın."
O günden beri, bir mısır cipsine nakavt olup kafasını yarmak numarası dahil, epeyce atraksiyon yaptı oğul Bush. Ama en çok da 'atak' yaptı. Atak atakı mı çağırıyor nedir, başkan seçileliberi dünya atakta! Gün geçmiyor ki bir yerlerde birileri, atak başlatmış olmasın. Önce ikiz kuleler, derken Afganistan, satır aralarında geçen Endonezya, şimdi İsrail ve yarın Irak, atak üstüne atak.
Oysa ataklarını yalnızca oval büroda ve oral mevzilere yönelten Clinton zamanında, evrensel barış rüzgârları esiyor, kimse kimseye saldırmaya kalkmıyor, başta Ortadoğu olmak üzere kronik bölgesel çatışmalar önlenmeye, sorunlar çözülmeye çalışılıyordu. Bu kadar kısa zamanda, böylesine değişmiş olabilir mi dünya parametreleri? Hayır.
Clinton, sekiz yıl hüküm sürdü dünya tahtında. Bush henüz iki yılı doldurmadan karıştı ortalık. Acaba Clinton zamanında
İsrail orduları, tereyağına giren bıçak gibi girebilir miydi Filistin topraklarına?
Şimdilik Filistin'le sınırlı, ama tüm bölgeyi savaşa sürükleme tehlikesi içeren bu şiddet tırmanışında, Bush'un ABD başkanlığı ile Şaron'un İsrail başbakanlığının tarihsel çakışması bir raslantı mı?
Raslantı ya da değil, siyasal dengeler öylesine hassasmış ki, iki 'kelle' değişimi, düzeni altüst etmeye yetti. O düzen ki, Ortadoğu'dan başlayarak tersine kurulabilirdi, inanın! Örneğin İsrail'de Şaron yerine Yehuda Lancry, Filistin'de de Arafat değil Nasır El Kidva gibileri 'lider' olsalardı...
Nasır El Kidva, BM'de Filistin temsilcisi; Yehuda Lancry ise İsrail büyükelçisi. Güvenlik Konseyi'nde biri Arafat'ın, diğeri Şaron'un görüşlerini savunmak zorunda. Oysa Nasır ile Yehuda'nın arkadaşlığı, dillere destan. Birbirlerine yıllardan beri sevgi ve saygı besliyorlar, içtikleri su ayrı gitmiyor. Le Monde gazetesinde okudum, birkaç gün önce Ortadoğu krizinin görüşüldüğü
Güvenlik Konseyi toplantısında, Yahudi Büyükelçi'nin Filistinli meslektaşına yazdığı Arapça bir not dolaştı elden ele: "Sevgili Nasır, dün geceki sözlerin kulaklarıma tatlı bir musiki gibi geldi! Sağ ol."
Nasır El Kidva: "Elbette ki arkadaşım," diyor Yehuda için. "O bir diyalog adamı. Barış, onun gibi insanlarla yapılabilir ancak."
Yehuda Lancry ise, "Evet, Nasır'la sevgimiz karşılıklı. İkimizin dostluğu, toplumlarımıza barış şansı veren Oslo anlaşmasının felsefi bir boyutu."
İki arkadaş, kürsüde zıt görüşleri dile getirirken, birbirlerine saldırmamakta özen gösteriyorlar.
Ne tuhaf... Biri sosyolog, diğeri diplomat ve ikisi de edebiyata meraklı ve kitap kurdu. Yerel değil ama evrensel kültürün, savaşın bir numaralı panzehir olduğu açık değil mi?
Savaşa cehalet gerekiyor, barışa bilgi ve bilgelik. Ne yazık ki insanları cahil bırakmak ve cehaleti egemen kılmak kolay, bilgilendirmek ve bilgeleştirmek zor. Birincileri koşullandırmak ezelden beri çocuk oyuncağı. Çünkü insanlar zaten cahil doğuyorlar. Ama bilgeleri ve bilginleri yetiştirmek için önce cehaleti yenmek, sonra yıllarca eğitmek... Ve cehaletle beslenen, cehaleti besleyip büyüten kaynağı, ırk ve din dogmatiğini kurutmak gerekiyor.