Bir dost daha…
Radikal · 13 Nisan 2002
Paris'te kaburga kemirdiğimiz yıllardı. Oğlum, "Anne hiç et yemeyecek miyiz?" diye sorardı. Gözyaşlarımı içime akıtarak ve taze domates soslu makarnanın ve Fransızların Mösyö Parmentier sayesinde keşfettiği patatesin büyüme çağındaki çocuklara yararlarını anlatarak doldururdum tabağını. Cumhuriyet damgalı karvizitimde Paris'in en gösterişli semtinin adresi vardı: 16. Arrondissement. Gel gör ki adresin iç kapsamı 30 metrekarelik bir mezbeleden ibaretti. Çatlamış camlarını, saydam kâğıt yapıştırarak tutturuyordum rüzgâra karşı.
Ve Kürşat, ya Güney Amerika'ya gidiyor ya da Karaip Adaları'ndan dönüyor, ama iki arada bir derede hep Paris'e uğruyor olurdu.
Zamanın çatallarına takılmış ama elenmemiş, yüreğinin derinliklerinden gelen dost sesi, "Buradayız, özledik, haydi gel!" diye çınlardı telefonda. Yarım ağız, "Eve buyrun..." derdim tabii, ama hangi koşullarda yaşadığımı biliyordu, göstermek istemediğimi görmemek için hep vardı bir bahanesi, randevusu, adres bilgisizliği, benim ona gitmem daha kolaydı, değil mi?
Paris'in en şık lokantalarında, tacı 'geçici olarak' elinden alınmış bir prenses gibi ağırlardı beni. Her kaldığı günün ertesine buluşmak üzere ayrılırken, nedense yolumuz, raslantı işte, lüks bir çikolatacının önünden geçiyor ve eve dönerken dünyanın en pahalı çikolatalarıyla tıka basa dolu bir kutu tutuşturulmuş olurdu elime.
Ama yetmezdi bütün bunlar Kürşat'ın vermeye doymayan yüreğine: Evde küçük bir oğlanın beklediğini unutmazdı. Ve tam giderayak, onu ve arkadaşlarını havaalanına götürecek taksi hareket ederken, kendisi değil, hanım arkadaşı bir zarf uzatırdı: "Şunu postaya veriver..." diye.
Zarfın içinden, çalıştığım gazetenin artık ödeyemediği, gönderemediği bir aylığım çıkardı.
Kürşat Kutay, benim tanıdığım en soylu
insandı. Ben prenses değildim, ama o bir prensti. Zarafeti yalnızca üstünde değil, gönlünde
taşırdı. Osmanlı İmparatorluğu'nun tek kişilik bir özetiydi: Türkistan'dan ve Yugoslavya'dan gelip Tarsus'ta İstiklal Savaşı veren, Türkiye'yi yaratan insanların soyundandı.
Arnavutköy'de, şeker kâsesi gibi pembe beyaz bir evi vardı. Bir gün, titrek bir özenle sakladığı fotoğraf albümlerini kutulardan çıkarıp serdi önüme. Beyce'lerden Cemile hanımla Türkistanlı Mahmut beyin torunu, atalarının maceralarını anlattı, eski fotoğraflarda. İnanılmaz bir tarihti görüp dinlediğim. Sergilemeyi, yazmayı önerdim. "Tabii," dedi, "Tabii, düşünüyorum..."
Onu son görenlerden biri oldum. Geçen çarşamba. Anlatacağı o kadar şey vardı ki... Herkes gitti, Çiçek Bar'ın ışıkları söndü, ama kimse ona 'hayır' diyemezdi ki, sevgili Sanlı son bir rakı daha getirdi, sabahın ilk saatlerine kadar konuştuk baş başa. Yanıyorum... Aslında benimle vedalaşmak için geldiğini, sesini son kez duyduğumu anlayamadım. Sonunu getirmek istemediği sözlerinin bir tür vasiyet olduğunu bilemedim... Ertesi gün yolcuydum. Beni son kez uğurladı. Ama asıl büyük yolculuğa onun çıkacağını, hiç düşünemedim...
Sunar Kural ağlayarak binerken İstanbul otobüsüne, acı haberi bana duyurmayı Feryal Pere'ye havale etmiş. Telefon kapandığında, sanki Feryal'in hüzünlü güzel sesine eşlik eder gibi, bir saksofon sesi yükseldi, Paris'teki penceremin altından. Yaşlı bir Romen, Orta Asya'dan dört nala gelip Balkan ovalarına uzanan insan maceralarını anlatıyordu saksofonuyla. İki gün oldu, hâlâ çalıyor...
Kürşat, "Sınırların ve uzaklıkların bittiği yerde sizleri bekliyorum, ama geç kalın..." diyor sanki, yaşlı Romen'in soluğunda.
Sevgili kızı Aslı ve sevdiceği Ayşe'nin, tüm dostları ve 'baratonman'ların başı sağ olsun.