Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Şımarık demokrasi

Radikal · 20 Nisan 2002

Demokrasi, yokluğu da, varlığı da yorucu bir sistem. Demokrasiyi önce kazanmak için yoruluyor insanlar, sonra korumak için. Derken ufaktan, sistemin kendilerine yüklediği besleme ve bakımdan bıkmaya başlıyorlar. Hani erkeğe eşitliği için hem işte, hem evde mücadele eden kadın, arada bir bezer de: "Ah, zengin bir kocam olsa da bana baksa, ayağımı uzatıp otursam..." hayaline kapılır ya, işte demokratik rejime sürekli sahip çıkmak zorunluluğu, yani seçme özgürlüğü, bir süre sonra yük oluyor insanlara. Özellikle uzun süredir her türlü demokratik nimetlerle tıka basa doyurulmuş, bayındır toplumlarda. Seçimler, genel bir ilgisizlik içinde gerçekleşiyor. Örneğin ABD'de, seçmenlerin yarısı sandık başına giderse, katılım oranı 'rekor' sayılıyor. Fransa'da ise, yüzde 70'lere ulaşıldığında göbek atılıyor.

Ve günümüzde, yarı demokratik Türkiye'nin demokrasiye kazık kakmış iki buçuk bodur politikacıdan kurtulamama dramıyla, Fransa'nın selvi boylu olsalar da yeni rüzgârlar estiremeyen politikacılardan getirdiği gına, seçmene aynı duygunun eksikliğini hissettirmektedir: Umut.

Fransa, dünyada refah düzeyi en yüksek ülkelerden biri, hatta refahın sosyal paylaşımını en 'hakça' gerçekleştirmekle kalmayıp; ABD'nin bile özendiği konfor düzeyini, 'douceur de vivre', yani yaşam keyfiyle bağdaştırmış bir ülke. 'Sigara içme ölürsün', 'Yağ yeme geberirsin', 'Yulaf yersen yaşadın', 'İyi çiğne sağlıklı yut' gibi fobilere kapılmadan, en uzun ömürlü insanların konsantre oldukları bir mekân.

Toplumun geniş genelini sarmalayan bu dengeli düzende, elbette önce düzeni kurmak için yüzyıllarca mücadele veren halkın, ama sonra adam gibi politikacıların el emeği, göz nuru var.

Gel gör ki, bir ay içinde hem cumhurbaşkanlarını, hem de milletvekillerini seçmek için sandık başına gidecek olan Fransızların yarısından çoğunun, örneğin yarın, zahmete girmemesi bekleniyor. Yarın, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu yapılıyor. En güçlü iki aday, halen Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Başbakan Lionel Jospin. Tüm medyalar, ya biri kazanacak diyorlar, ya öteki. Bir yabancı olarak her önüme gelene soruyorum: "Oy kullanacak mısın?" Daha "Evet!" diyen bir kişiye rastlamadım. Bunca yıldır Fransa'da yaşamama rağmen, şaşkınlık içindeyim: Kimsenin oy kullanmayacağı seçimlerde kim kazanabilir? Ya da seçmenlerin üçte birinin oy kullandığı bir demokrasi, meşru sayılır mı?

Yalnız oy kullanmasalar, ilgisizlik diyeceğim. Bir de saygısızlar! Örneğin Lionel Jospin'in suratını önceki gün binlerce kişinin ortasında ketçapa buladılar. Üstelik başbakana ketçap sıkanlar, tutuklanmadı bile! Jospin kenara çekti ve azarladı iki genci. İyi mi?

Merkez sağ adayı François Bayrou, tam kendisine ana avrat dümdüz giden gençlere laf anlatmaya çalışıyordu ki, küçücük bir velet yanına yaklaştı ve cebinden paralarını araklamaya kalkıştı. Bayrou, tam bir 'baba' gibi davrandı: Dönüp iki tane çaktı haylaza... ABD'de olsaydı, veledin anası-babası parti başkanını 'oğlumuzu dövdü' diye mahkemeye bile verirdi de, neyse ki Fransa burası, öyle bir şey olmadı.

Cumhuriyetçi solcu aday Jean Pierre Chevenement da nasibini aldı, 'gençlik heyecanları'ndan. Tam nutuk atarken, suratında kremalı bir pasta patladı. Pastacı teröristler de gözaltına alınmadı.

Hemen her adaya bir muziplik yapıldı zaten: Kimine yumurta atıldı, kimine domates, vb. Hiçbir şımarıklık cezalandırılmadı.

Ve aslında seçimler, yapılmadan bitti, kazanan belli: Jacques Chirac. Çünkü adaylar arasında bir tek onun boyuna (çünkü 1.87 dolaylarında) ulaşıp, suratına bir şey bulaştıramadı şakacılar. Bence farkını, boydan yaptı Chirac.

Sizin anlayacağınız, artık seçim değil, 'oyun' istiyor demokrasi şımarıkları.

Ve gerçek demokrasiler, şımarmak hakkını da tanıyor halka.

Darısı başımıza.