Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Kaybeden kim ?

Radikal · 10 Mayıs 2002

Lütfen bu yazıdaki 'ben'leri, kendimden söz etmek istemi olarak algılamayın. Yerimde Ayşe, Fatma, Ali ya da Veli olabilirdi. Kişisel deneyimimden yola çıkarak, Türkiye'nin uluslararası platformlarda karınca kararınca kendisini savunabilecek insanları nasıl yitirdiğini, damlaya damlaya göl olabilecek destek katkılarını elinin tersiyle ittiğini anlatmaya çalışacağım size.

Son örnek, sıcak gündemde: Sınır Tanımayan Ga-zeteciler Örgütü'nün evrensel basın etiğine her anlamda ters düşen ayıbı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'na hakareti. İlk haber Milliyet'te ve benim imzamla yer aldı, tüm medyaya yayıldı. Genelkurmay Başkanlığı iki gün bekledi, sivil yönetimden ses soluk çıkmayınca, kendi onurunu kendi savunmak üzere harekete geçti, Fransız Genelkurmay Başkanlığı uyarıldı, örgüte karşı dava açmak üzere avukat tutuldu. Derken Türk sivil yönetiminin istimi arkadan geldi, kınamalar, uyarılar yapıldı, vb. Fransa'da ise skandalı protesto etmek Türkiye Büyükelçiliği'ne ve ayaklar altındaki sergiyi korsan gösteriyle 'metazori' kapatmak Paris'teki

Türkiye İşçi Partisi militanlarına düştü.

25-30 kişi toplandılar, Saint Lazare Garı'nda ayaklar altına alınan Org. Kıvrıkoğlu ve diğer fotoğrafları kırmızıyla boyayıp olayı 'bitirdiler'. Oysa... Türk Genelkurmay Başkanlığı'nın ve hatta hükümetin gösterdikleri tepki ne kadar büyük olursa olsun, eğer fotoğrafların üstüne boya atılmasaydı, iki ülkenin ilişkilerini germekten başka işe yaramayıp, çok daha küçük, ama asıl amaç olan serginin 11 Mayıs'tan önce sona erdirilmesini sağlamayacaktı. Bizim Genelkurmay Başkanlığı'nın muhatabı olup tepkisini bildirdiği Fransız Genelkurmay Başkanlığı'nın kendisi acınacak halde; uzun süredir kendi devletine küs... Çünkü zorunlu askerliği kaldıran Fransa, orduya

'profesyonelleşme' sürecinde verdiği hiçbir sözü tutmadı, maddi olanakları sağlamadı. Hükümet ise, olay sergiyi kapatmak için hiçbir hukuksal yaptırım sahibi değil. Açılacak davayı ise, kuşkusuz Org. Kıvrıkoğlu kazanacak... Ama mahkeme, davalı tarafa, Türkiye'deki basın özgürlüğü ihlallerini enine boyuna anlatmak için

arayıp da bulamadığı bir nutuk kürsüsü sağlayacak. Oysa... Bu sergi hiç açılmayabilir ve hatta Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü bu denli sorumsuz, bilgisiz, Türkiye'ye karşı art niyetli ve koşullanmış olmayabilirdi. Burada söz konusu STG, ama başka Türkiye karşıtı örgütler için de aynı ölçüler geçerli.

Sevmeyenler 'şans' desin, sevenler başarı, ama sonuç olarak Paris'te, Fransız medyasının görüş aldığı, başvurduğu, hatta bir televizyonda sürekli görev yapan bir numaralı Türk gazeteci benim. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nü 1991 yılından beri biliyor, çalışanlarını tanıyorum, onlar da beni tanıyor. Ama onlardan uzak duruyorum. Çünkü, bu örgütle ilişki kuran Türk gazetecileri Türkiye bir anlamda 'vatan haini' saymak eğiliminde. Ve ben Türkiye'yi karşıma almamak için, demokrasi kavgamı, Türkiye'ye karşı olanlarla işbirliği yaparak değil, Türkiye için tek başıma veriyorum. Zaten, örneğin son sergi olayına değgin kendileriyle görüşüp: "Meslektaşlar, bu yaptığınız hem ayıp, hem de haksızlık, hem de yanlış!" desem, bana: "Sen mazoşist misin? Yalnız senin hakkında onlarca dava açmış, onlarca yıl hapis isteniyor, son olarak eski Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş ve emekli Org. Necati Özgen mahkemeye verdiler. Asıl senin bize gelip yardım istemen gerekirdi. Senin ifade özgürlüğünü elinden almak isteyenleri mi destekliyorsun, kimsin sen, bu davalar sahte mi?" deseler ne yanıt veririm?

Sınır Tanımayan Gazeteciler ve benzeri örgütlerin önyargılı yaptırımlarına en etkili karşı çıkabilecek olanlar,

Fransa'da görevli Türk bilim adamları, yazarlar, tarihçiler ve gazetecilerdir. Oysa hiçbiri savunmuyorlar Türkiye'yi. Neden? Çünkü hemen hepsine, geçmişte uğradıkları ya da her an uğrayabilecekleri kovuşturmalar, soruşturmalar, yargılamalar

ve mahkûmiyetler konusunda bugün bana verilecek yanıt türünden bir karşılık var.

Türkiye'yi yönetenler, hâlâ 'Kol kırılır yen içinde kalır' sanıyor ve yurtiçinde yaptıklarının yalnızca yapılana, sınırlı süre zarar verip, kendi yanlarına kâr kalacağını, zamanla da unutulacağını düşünüyorlar. Oysa yurtiçinde ihlal ettikleri her hak, dünyada dönüp Türkiye'nin başına patlıyor sonunda. Bazıları yıllar sonra. Bazen, hiç hak etmeyenlerin başına.

Örneğin Adalet Bakanı H. S. Türk, bugün gazetecilere açtığı davalar yüzünden, kendisi çoktan emekli olduktan sonra Türkiye Adalet Bakanlığı'nın İnsan Hakları Mahkemesi'nde yargılanacağını düşünüyor mu hiç? Ya işkenceci polisleri mahkûm ettirmemek için 'zamanaşımına' oynanan Manisalı çocukların davasında, Türkiye'nin imza attığı uluslararası hukukun, Türk adaleti hakkında nasıl bir 'kanıya' sahip

olacağı? Bütün bunları hesaplıyor mu cellatların 'gününü kurtaran' sözümona hukukçular?

Kim kaybediyor sonuçta, mağdur edenler mi, edilenler mi, yoksa Türkiye mi?