Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Yakan aydınlıklar

Radikal · 11 Mayıs 2002

Garip canlılardır pervaneler. Gündüz, her yer aydınlıkken fark etmezsiniz varlıklarını.

Derken karanlık basar, bir lamba yanar, ortaya çıkarlar. Müthiş bir çekim vardır içlerinde, yemez içmez o minicik ışığa yönelirler. Döne döne, çarpa çarpa can verirler lambanın çevresinde. Koskoca güneşe kanma, sen git, yapay bir ışığın öldürücü sıcağına teslim ol, kavrul öl, iyi mi?

Meğer salt pervaneler değilmiş sahte aydınlıkların kurbanı. Dehşet içinde okudum: Yalnız ABD'de her yıl milyonlarca göçmen kuş, gece uçuşlarında gökdelenlerin sahte ışıklarına kanıp pencerelere çarpa çarpa telef oluyorlarmış.

Dalgalar halinde ülkeler, kıtalar aşarak göç eden kuş sürülerini, geceleri yıldızlar yönlendirirmiş ezelden ebede. Derken gökdelenler icat olmuş, karanlıkta parlayan

ışıkları yere yakın yıldızlar oluşturmuş. Örneğin New York'un gece manzarasını kim unutabilir? Yıldızlardan bile çekicidir göğe vuran ışıkları. İşte kuşlar, bu ışıkların çekimine aldanıyor, yıldız sanıp peşine takılıyor ve yönünü yitirip camlara toslayarak ölüyorlarmış.

Dünya Doğa Vakfı WWF, her yıl salt ABD'de 100 milyonu aşkın kanatlı canlının 'sahte aydınlık'ların kurbanı olduğunu belirtiyor. Ornitologlar, kuşların göç zamanı gökdelenlerin ışıklarını söndürmeyi öneriyorlar. Chicago Belediyesi, gökdelen yöneticileriyle 'tatlı söz' pazarlığına oturmuş, önlemi sulh yoluyla kabul ettirmeye çalışıyor bir süredir.

Oysa ışık iyilik, karanlık kötülük diye bilinir.

Işık çekicidir. Karanlık itici.

Umuttur ışık. Işığın bittiği yerde umut da biter.

Ama sahte ışık, gerçek karanlıktan da betermiş meğer.

İnsanları da ışık çeker, örneğin. Özellikle sahici karanlığın ortasında parlayan sahte ışıklara, aldatıcı aydınlıklara vurgundur insanlık. Kentler ışıktır. Göğü yıldızlı kırları bırakıp, sahte umudun şavkıdığı aydınlık kentlere göçerler.

Pervanelere dönerler. Kanatları yanar, kavrulur yaşamları. Kuşlara benzerler; ulaşamayacakları varsıllıkları kendi yokluklarından ayıran saydam engellere çarpa çarpa, dolu vitrinlerin önünde boş gözleri açık giderler. Akın akın yıkılsalar da, nedense hiç bitmez umutları. Kendilerinden önce düşeni görmek bile geriletmez onları

ışığa doğru hamlelerinde. Cennet vaat eden ölüm de bir ışık değil midir? Belki onun ışığı sahte değildir, kim bilir?

Cenneti beklerken, göçülen kentlerin ışığı yaksa bile belki uzak, bilinmeyen kentlerin

ışığı sahicidir umudunu yitirmez insanlar. Avrupa'nın, ABD'nin ışıkları tükenmez. Belki onların pencereleri yoktur, çarpılacak. Aydınlıkları kavurmaz belki. Göç sürer.

Adı ışıklı Nur Betül Gem, bir imam hatip lisesi öğrencisi. TÜSİAD'ın Avrupa günü için düzenlediği kompozisyon yarışmasına Diyarbakır'dan katılmış, üçüncü olmuş.

"Avrupa gizemli, çekici bir güçtür. Doğal güzelliklere sahip bir başka cennettir," diye yazmış tüm içtenliği, inancıyla. Tümcedeki 'başka'yı kaldırın, yıllardır Türkiye'nin turistik sloganı değil de nedir, Nur Betül'ün hayalindeki ışık?

Convention Meydanı'nda, Avrupa'nın en güçlü bankalarından birinin, tam da para (ışık mı demeliydim acaba?) çekilen otomatik kasasının önünde, aydınlık için Paris'e göç eden yoksul bir Romanyalı dilenci diz çökmüştü. Önündeki karton parçasının üstündeki kargacık burgacık: 'Allah için bir yemek parası', yazısıyla sessizce dileniyordu. Sessizce dileniyordu, çünkü Fransızca bilmiyor, zaten yazıyı yazan da pek imla bilmiyordu. Önünden geçerken, yaşlı bir Fransızın durup: "Peki ya Allah yoksa? Kendin için para istesen daha akıllıca olmaz mı?" dediğini duydum. Tanrıtanımaz Fransız, Romanyalı yoksulun son sahte ışığını, son umudunu da söndürmeye çalışıyordu.

Oysa ne Romanyalı göçmen dilini anlıyordu yaşlı adamın ne de adam boşuna konuştuğunu.