Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Kaşık mı, aşık mı?

Radikal · 12 Mayıs 2002

"Kadınlar hiçbir sanat sevmez, hiçbir sanatla özdeşleşmezler ve zaten hiçbirinin sanatsal dehası yoktur."

Jean Jacques Rousseau

Arthur Schopenhauer, felsefi kadın düşmanlığını sergilediği 'Kadınlar Üstüne Denemeler' yapıtında, kendisi gibi düşünen pek çok yazar ve sanatçının görüşlerine de yer verir. Üstelik insan zekâsı tarihinin

'ağır topları', her biri bir deha olan bu adamlardan, yukarıdaki sözün sahibi Jean Jacques Rousseau, ne gariptir ki, özgür ve eşit insanlığı savunduğu hümanist düşünceleriyle çağdaş toplum anlayışının temelini atan, sınıf imtiyazlarını ve köleliği yıktığı kadar cinsel ayrımcılığı da mazinin tozlu raflarına kaldıran devrimlerin fikir babalarından biri olmuştur!

Kadın düşmanı düşünürleri okurken, çoğu bir ya da iki yüzyıl önce yaşamış ve yazmış bu adamlar hakkında insanın aklına ister istemez: "Acaba yaşadıkları zaman diliminde

haklı mıydılar? Onların fikirleriyle değişen toplumun sağladığı olanaklar mı kadını bin yıllarca koşullandığı çerçeveden çıkardı, yeteneklerini kendisine biçilen kalıp dışında

kullanmasına, dolayısıyla geliştirmesine yol açtı?" soruları takılıyor.

Schopenhauer'in örnek verdiği kadın düşmanlarından biri var ki, söyledikleri sanki, erkek egemen toplumların binlerce yıl süreyle kadını hapsettiği entelektüel kafesin tarihçisi: Lord Byron. İtalya'daki Carbonari ayaklanmasına bilfiil katılan, yani devrimci ve romantik şair, "Eski Yunan'da kadınların durumu gayet iyi ve uygundu. Ev işlerinden sorumluydular; erkekler de onları iyi yedirmek, iyi giydirmek, ancak hiçbir biçimde toplumsal yaşama karıştırmamakla yükümlüydüler. Dini eğitim görmek, ama şiir ve politika bilgisi almamak, yalnızca din ve yemek kitapları okumak zorundaydılar. Müzik, resim ve arada sırada bahçe, tarla işlerinde çalışabilirlerdi. Epeiros'ta (Yunanistan'ın kuzeyi) başarıyla yol açan kadın işçiler gördüm. Niye olmasın? Zaten buruşup solmuyorlar mı? Süt ineği değiller mi?" diye yazıyordu bir mektubunda.

Bir an için bu sözlerin Lord Byron'a ait olduğunu unutun. İlk tümceler size başka bir eseri, Kuran'ın kadına değgin öğütlerini ve saptamalarını anımsatmıyor mu? Günümüzde kadına aynı kalıbı biçen mümin erkekler,

hatta bu kalıba girmek için yanıp tutuşan mümin kadınlar yok mu? Salt İslamiyet'e özgü bir bakış değil bu üstelik. Yahudilik, Hıristiyanlık ve çok daha eski dinlerde bile aynı. Aynı ki Lord Byron, Rousseau, Schopenhauer'in düşünce genetiğine bile nüfuz edebilmiş. Erkek egemen dinlerin ezelden ebede bir numaralı gailesi, nedense kadını ve kadının tüm yeteneklerini toplumsal

yaşamdan uzak tutmak olmuş.

Kadının erkeğe eşitliğini kanıtlaması ve beyinsel etkinliğini gösterebilmesi için, yolunu kesen erkek egemenliğinden önce o egemenliğin dayandığı dogmatik, yani 'din'le mücadele etmesi gerekmiş.

Ve feminizmin, dinlerin inişe geçtiği, etkisini yitirdiği toplumlarda doğup serpilmesi, bir rastlantı değil.

Bizim Arthur'a dönelim: "Erkek her şeye zekâsı ya da kaba gücüyle doğrudan egemen olmak ister. Oysa kadın, tam tersine dolaylı bir egemenliğe mahkûmdur. Çünkü erkek aracılığıyla muktedirdir, doğrudan etkileyebildiği yegâne varlık erkektir. Dolayısıyla tabiat, kadını her alanda ihtiyacı olan erkeği elde etmek için bir yol bulmaya iter," diyor Schopenhauer.

Günümüzde pek çok kadın, hâlâ uyuyor bu tanıma. Ama artık ve her geçen gün, kaba gücüyle olmasa bile 'her şeye zekâsı ile doğrudan egemen' kadın sayısı artıyor. Arttıkça da, erkek egemenliği azalıyor. Eski kaşık düşmanı, egemenlikte erkekle aşık atıyor.

Schopenhauer'le sohbete, gelecek pazar devam.