Kafalar ve kaldırımlar
Radikal · 17 Mayıs 2002
Duydum ki, ülkeme 'Kaldırımlama' mevsimi gelmiş. Onların kaldırımları yine eskiyecek, benim ilk kez 1/12/2001 tarihinde yayımlanan aşağıdaki yazım, eskimeyecek:
İstanbul'un uluslararası HABİTAT konferansı için görücüye çıkmaya hazırlandığı yıldı. Sokaklara harıl harıl altı ay sonra çökecek
'yeni' asfalt dökülüyor, eciş bücüş kaldırımların güzelim arnavut taşları kamyonlarla denize atılıp altı ay sonra kırılacak dökme beton tuğlalarla değiştiriliyor, oturak büyüklüğünde deliklere
yarısı altı aya kalmadan kuruyacak ağaç fidanları dikiliyor, kısacası İstanbul'a,
el âleme ayıp olmasın diye ömrü yarım yıl sürecek bir makyaj yapılıyordu. Milyarlar harcanıyor, ama adeta her şey 'özenle' dayanıksız yapılmaya çalışılıyordu. Çünkü vakit yoktu bir, dayanıklı yapılsa, müteahhitler hangi 'sürüm'den kazanacaktı iki. Zaten o gün bugündür, aynı kaldırımlar 20 kez yenilendi, aynı yollar 30 kez asfaltlandı.
Aynı günlerde, Paris'in 14. bucak belediyesi de Convention Meydanı'nı yenilemek değil de, çünkü tek taşı yerinden oynamış, kaldırımları
eskimiş değildi, yeniden biçimlendirme çalışması başlatmıştı.
İstanbul, iki ayda tüm kentin makyajını tamamladı. Küçücük Convention Meydanı'nın döşemesi ise, ancak üç ayda bitti. Türklerin acelesi vardı, Fransızların yoktu. Önce, bizim arnavutkaldırımı dediğimiz granit taşları söktüler, bir yere özenle yığdılar, çevresini korumaya aldılar. Makineler, günlerce güm güm toprağı dövdü, düzeltti. Üstüne mıcır döktüler, onu da düzelttiler. Mıcırın üstüne zift döktüler, asfalt oldu. Çalışma durdu, ben iş bitti sandım. Oysa mıcırla karışan ziftin kurumasını bekliyorlarmış. Bir gün, kamyonlar dolusu kum geldi ve günlerce bu kumu eşit kalınlıkta
yaydı makineler. Sonra bir su makinesi kenara kümelenmiş eski granitleri yıkadı, bir kamyon da yenisini getirip yığdı yanına. Derken, tek bir işçi kaldı meydanda çalışan: Bir kaldırım ustası. Adam, elinde bir büyük çekiç, granit kaldırım taşlarını tek tek, özenle, aşkla, meydanın ortasına resim çizer gibi, yuvarlaklar, hareler halinde çaktı. Tam bir ay çalıştı. Sonuç muhteşemdi. Ama yine bitmemişti iş. Yine makineler geldi ve taşları törpüleyip düzeylerini eşitledi. Ama yine bitmemişti iş. Çünkü törpülenen taşların kayganlığını gidermek gerekiyordu. Düşüp kafamızı kırabilirdik! Kaldırım ustası yeniden çıktı ortaya. Eline bir keski alıp, yine tek başına, o taşları bir bir çivili papuç altı gibi oydu. Ve sonunda Convention Meydanı, en az bin yıl çökmeyecek, göçmeyecek, bırakın kırılmayı, tek taşı yerinden oynatılamaz bir zemine kavuştu. Şöyle bir hesapladım: Makineler ve makinelerle birlikte çalışan işçiler toplam 15 gün, kaldırım ustası ise 2.5 ay emek vermişti meydana. Oysa böyle bir meydan Türkiye'nin herhangi bir yanında, taş çatlasa bir haftada biterdi. Hatta iki güne bile sıkıştırılabilirdi. Ama sonuçta Türkler aynı iş üstünde daha çok çalışıyordu. Çünkü yaptıkları iş çabucak ve yarım yamalak bitiyor, ancak tamiri hiç bitmiyordu...
Biz dayanıksızlık onlar dayanıklılık, biz geçicilik onlar kalıcılık; biz köhnelik, onlar sağlamlık üstüne oturtmuşlardı uygarlıklarını. Farklı bir seçim, farklı bir anlayış vardı ortada. Yani kafa. Ve kaldırımları yapan kafalar arasında, kaldırımlar kadar fark vardı. Onların kafası kendi kaldırımları gibi döşenmişti, bizimki de bizimkiler gibi.
Fransa, dünyanın en çok turist çeken ülkesi, sevgili okurlar. Nüfusu 59 milyon, 2000 yılındaki turist sayısı ise 60 milyon. Oysa Fransızlar konukseverliklerinden çok, yabancı düşmanlıkları, kendilerini beğenmişlikleri, müşteriye hakaret eden garsonları, alıcıya havlayan satıcıları ile tanınırlar.
Bütün dünya Fransızların sevimsizliğini bilir, ancak yine de bu ülkenin güzelliğine, yönetimine hayrandırlar. Hatta 'Fransız' kavramına, başta Amerikalılar olmak üzere bayılırlar. Her yıl 60 milyon insan mazoşist olamayacağına göre, nedir bu sevimsiz, ancak saygı uyandıran Fransız kafası? Türkiye'nin cumhuriyetine örnek aldığı ve ikinci cumhuriyetçilerin 'jakoben' diye yerden yere vurduğu; mimarisinden saray adabına, şarabından yemeğine, giyiminden yürüyüşüne, caddesinden kaldırımına bir 'marka' yaratan Fransız kafasının nasıl döşendiğini bir öğrensek, belki kaldırım döşemeyi de bilebilirdik.