Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Yanında ya da karşısında

Radikal · 31 Mayıs 2002

"Türkiye'de siyaset paraya, zamana ve mekâna bağlıdır. Para rantiye, zaman da lumpen takımının elinde bulunduğundan, siyaset rantiyelerle lumpenler arasında

sıkışmış bir mekâna bağlı olarak yapılmaktadır."

BAŞAR YALTI

Avrupa Birliği seçeneği, Türkiye'nin tarihinde, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra alacağı ya da almayacağı ikinci büyük

'kader' virajını oluşturmaktadır. Avrupa Birliği, Türkiye için Cumhuriyet rejimini seçmek kadar önemli, temel bir 'toplumsal proje'dir. Cumhuriyet rejimi Türkiye'nin siyasal, ekonomik ve sosyal düzenini çağdaşlığa dayalı ölçülere göre nasıl yenilediyse; AB üyeliği de duraklamaya, hatta gerilemeye giren ülkemiz açısından bir yenilik atılımı, siyasal, ekonomik ve sosyal anlamda yeni dinamikler kazanımı demektir.

Kimileri, Avrupa Birliği sürecini daha çok Tanzimat dönemine benzetiyorlar. Oysa yanlıştır. Tanzimat reformları, elbette bir yenileşme, çağı yakalama hareketiydi, çok önemli kararlardı. Ancak Osmanlı

İmparatorluğu ya da arta kalan köhne gölgesi, Tanzimat reformlarını borç karşılığı, borcunun tahsilini güvence altına almak isteyen Batılı ülkelerin, hatta imparatorluk hakkında gizli emeller besleyen düşman ülkelerin baskısıyla yaptı.

Tanzimat reformlarını gönülden değil, gönülsüz kabullenen Osmanlı İmparatorluğu o gün nasıl bir 'batak'taysa; bugün Türkiye de aynı batakta ve 208 milyar dolar dış borçla, dünyanın en borçlu ülkesidir. Ancak Tanzimat reformlarını şart koşan Avrupa ile Kopenhag Ölçütleri'ni koşul koyan AB arasında üç temel fark var:

1. Kopenhag Ölçütleri, tüm AB üyelerinin uyduğu ve üye olmak isteyen adayların uymak zorunda olduğu bir kurallar dizisi. Türkiye'ye dayatılan özel ya da farklı hiçbir ölçüt yok.

2. Avrupa Birliği'nde kimse kimsenin üstünde, hiçbir ülke diğerinin efendisi değil. AB, üyelerin eşit koşul ve haklara sahip oldukları demokratik bir ORTAKLIK'tır, hiçbir üyenin ayrıcalığı yoktur.

3. AB, hiçbir ülkeyi üye olmaya zorlamadığı

gibi, hiçbir adaya da mutlak üyelik güvencesi vermiyor. Ama ortak ölçütlerini kabullenmeyen adaylara HİÇ geçit vermiyor.

Oysa bugün Türkiye'de, ülkemizin (ne yazık ki) geleceğini elinde tutan, vasat bile değil, düpedüz düşük çaplı bazı politikacılar, zekâdan çok kurnazlıkla vardıkları devlet katında, sanki Türkiye AB'ye girmeye değil de, 'AB'yi almaya aday' gibi davranıyor ve AB'ye üyelik lütfetmek üzere koşullar dayatıyor, en azından Türkiye'ye özel 'torpil' istiyorlar.

Normaldir. Kendi Anayasa'sına aykırı yasaları

çıkaran, Anayasa'ya saygılı bir Cumhurbaşkanı'ndan geri dönenleri de 'inatla'

düzeltmeden, Anayasa Mahkemesi'nde iptal edileceğini bile bile icraata koyan (Af Yasası) bir Meclis'in içinden çıkan bu

siyasetçiler, elbette AB temel yasalarını çiğnemeye, Kopenhag Ölçütleri'ni Cumhuriyet yasalarını deldiği gibi delmeye, kendi popülist ve sığ görüşüne uydurmaya, seçim hesaplarına, partici çıkarlarına yontmaya çalışacaktır.

Çünkü içten içe, Türkiye'nin AB'ye girmesini istemiyorlar. Açıkça itiraf etmeseler de içten içe, güdük zekâlarıyla bile, AB üyesi bir Türkiye'nin yeni düzeninde, onların güttüğü siyasete yer olmadığını, dolayısıyla kendilerinin ıskartaya çıkarılacağını seziyorlar.

Bugün Türkiye, AB'nin önünde duruyor. Yarın,

ya yanında yer alacak ya da karşısında. Oysa

AB'ye uymaya değil, AB'yi Türkiye'ye, yani kendi iktidar sahalarına uydurmaya çalışan bu adamlar; bizim çanımıza zaten ot tıkadılar, şimdi gelecek kuşakların pencerelerini kapıyor, ufkunu tıkıyor, çocuklarımızın istikbalini boğmaya çalışıyorlar!

Türkiye'nin yanına geçerek hem kendi lehine,

hem ortak bir refah için birlikte çalışacağı ülkeleri Türkiye'nin karşısına almaya çabalıyorlar.

Çünkü onlara 'dış' düşman gerekli. Dış düşman kalmazsa, Türkiye'nin 'içini oyanlar' görünür çünkü.