Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Dersim 1935

Radikal · 1 Haziran 2002

Güzel Türkçesine gıpta ettiğim ve yazılarıyla büyüdüğüm Hasan Pulur ustamızla, aramızda bir kuşaklık yaş farkı var. Gelin görün ki, ikimizin babaannesi İstanbul Maçka semtinden komşu olup, yarenlik ederlermiş!

Osmanlı İmparatorluğu'nda doğup Cumhuriyet'in

kuruluşunu gören bir anne babanın 'tekne kazıntısı' olmak, zaman zaman şaşırttı, ama hiç canımı sıkmadı benim. Tam tersine. Arkadaşlarımın anne babaları gencecik, benimkiler yaşlıydı; çoğu kez ablamı ve eniştemi anam babam sanıyordu herkes. Ne gam. Onlar iki devletin tarihine tanık olmuşlardı, iki yaşamlık anıları vardı ve öyle tatlı tatlı anlatırlardı ki...

Kazım oğlu Kazım, sonuncu erkek kardeşi pilot teğmen Nizamettin'in uçağı Kadifekale'ye çakılalı, dolayısıyla Kırıkkanat soyadını alalı bir yıl olmuştu. Kendisi de incecik, gencecik, çakır gözlü bir teğmendi. Dersim'e gönderildiğinde takvimler 1935 yılını gösteriyor ve beş yıl önce başlayan Kürt ayaklanması devam ediyor, teğmen Kazım savaşa gidiyordu. Bekârdı. Gözü arkada kalmamıştı, hele kardeşinin ölümünden sonra çoluk çocuğa karışmamaya kararlıydı. Cesur muydu bilmem ama, korkmadığını biliyorum. Ölümü yaşamın bir parçası sayar ve ateist olmasına karşın, tuhaf bir kaderciliği vardı. Günümüzde belki düşük yoğunluklu savaş denir, belki denmezdi, ama 1930'da Ağrı'da biri bitip diğeri başlayan ayaklanmalara karşı süren Dersim harekâtında, irtibat subayı olarak görevliydi Kazım Kırıkkanat. Çatışmalarda hasım Kürt aşiretleriydi, ama Türk ordusunda aşiretlere karşı savaşan çok sayıda Kürt askeri de vardı ve onlardan biri, dağ gibi haşmetli bir Kürt delikanlısı, babamın emireriydi. Bir gün, Türk mevzileri arasında mekik dokuyan irtibat subayı teğmen Kazım ve Kürt emireri, çıplak vadinin ortasında iki ateş arasında kaldılar. Çam yarması yağız Kürt delikanlısı, 'Komutanım yat!' diye naralanarak cılız teğmeni yere devirdi ve ufacık tefecik babamın üstüne kapandı. Başlarının üstünden vızır vızır kurşunlar uçuşurken ve makineli tarakaları arasında: "Senin evde çoluk çocuğun var," diye bağırdı babam, "Benim kimsem yok, kendini koru!"

Kürt delikanlısı: "Senin anan bir oğlunu kaybetmiş, tek sen kalmışsın. Bizde çok oğul var komutanım..." deyip kıpırdamadı gövdesini siper ettiği babamın üstünden. İkisi de sağ çıktılar o gün, o çapraz ateşten.

Ama Dersim 1935'ten öteye, sadakat ve fedakârlık deyince, 'Kürt' derdi babam. Rütbesi yükseliyor, ama en yakınında, en güvendiği, yıllar sonraki manevralara, yurtdışı görevlere annemi ve ablamı emanet edip gittiği askerlerin kimliği değişmiyordu: Hepsi Kürt'tü. Onları sevdi, saydı, ezmedi ve ezdirmedi.

Çünkü ezildiklerini, ezilmişliklerini biliyordu. Anlamıştı. Eğer yaşasaydı ve Kürtçe isimler kovuşturmaya uğrarken Kürtçe eğitim verilsin mi, verilmesin mi tartışmasına tanık olsaydı, kalemini kuşanır: "Bu topraklar onu savunanlarınsa eğer, birlikte savaştık, birlikte koruduk biz bu vatanı. Onlar bizim, biz onların tarihini yazdık. Onların kimliğini inkâr, bizim kendi kimliğimizi de inkar değil midir?" diye sorardı. Sanırım 1990'dan öteye, pek çok Türk subayının söyleyeceği benzer bir tümcesi vardır.

Yetkililerimiz anadilde Kürtçe öğrenimini kabul ediyorlar ama, "Eğitim dili Türkçedir, başka dilde eğitim olmaz," diyorlar. Oysa başta İstanbul, Türkiye'nin büyük kentlerinde anaokuldan öteye salt İngilizce, tüm eğitimin, tüm derslerin yabancı dilde görüldüğü onlarca okul var.

İngilizce zararsızsa Türkiye'nin bütünlüğüne, inanın bana Kürtlere kültürel kimliklerini teslim etmek, o bütünlüğün, toplumsal barışın temel taşı.

Barış, paylaşmacıdır. Nankör barış olmaz.