Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Futbol ve politika

Radikal · 14 Haziran 2002

Türkiye-Çin maçını, zorunlu bir yalnızlık içinde keyiften öle dirile, sabahın köründe kalkıp seyrettim. Maçtan sonra yorum yapan allameler var ya? İşte onları hem Türk hem de Fransız televizyonlarında izledim ve ne söylediklerini dinledim. Türk allameler, Türk televizyonlarında, Türk takımını yerlere göklere koymadılar, maçı baştan sona muhteşem olarak niteleyip, daha düne kadar itin dütüne sokup çıkardıkları teknik adamlara iltifatlar yağdırdılar. Fransız allameler ise A Millilerimizin maçın ilk 20

dakikasında 'kusursuz bir oyun' sergilediğini, 'olağanüstü bir ekip' oluşturduğunu, 'sahanın her yanına egemen,

açılışı muhteşem' bir taktik izlediğini.. ancak 20. dakikadan sonra geniş genelinde Çin'e attığı farkı korumaya ve zamanı geçirmeye yönelik, statükocu bir tutuma girdiğini, neyse ki üçüncü golün maçı tatlı bir sürprizle bitirmeyi sağladığını söylediler.

Naçiz yazarınız, giderek daha çok ilgileniyor

futbol zanaatıyla. Ancak henüz allame kesilemedi. Acaba hangi yorumcular haklı? Bizimkiler baştan sona, aynı güçle mi asıldılar maça, yoksa galibiyeti garantiledikten sonra rantiye mi oynadılar?

Ne önemi var, diyeceksiniz. Zafer ortada! 48 yıldır ilk kez, tur atlamış Milli Takımımız. Doğru. Ama ben artık Türk futbolunun, futbolun ötesinde Türkiye'nin aynası olduğunu düşünüyor, A Milli Takım performansının, tüm toplumdaki düşünce ve hareket değişimini yansıttığına inanıyorum. Bu varsayımı abartılı bulabilirsiniz. Belki de yanılıyorumdur.

Ama...

Eğer Fransız allameler haklıysa ve bizimkilerin tehlike geçene, yani 2 gol atana dek 'muhteşem ve kusursuz' bir oyun sergiledikten sonra genelinde pırıltısız bir defansifle yetindilerse; bu tutum, krizin başında olağanüstü bir çabayla bazı başarılar elde ettikten sonra, tam tünelin ucu görününce duraklayan Türkiye ekonomisine benzemiyor mu sizce?

Umarım Türk allameler haklıdır ve bizimkiler başından sonuna dek 'muhteşem ve kusursuz' bir inatla asılmışlardır maça. Üç gol, az değil. Ve düzenli gösterilecek bir performans, cayılmayacak, dağılmayacak bir sebat, daha ileri, daha büyük, nihai bir zaferin habercisidir.

Türk ve Fransız allameler arasında bir söylem farklılığı daha dikkatimi çekti. Fransız millileri, kupadan elendi, evet. Ama futbol yorumcuları, Fransa galipken de, şampiyon iken de, zafer sarhoşluğu içinde bile, 'maviler' diye söz ettikleri millilerin oyununu yorumlarken, takımlarıyla hiç 'Biz attık, biz yedik, biz yendik, biz yenildik' diye özdeşleşmediler, sanki kendileri oynamış gibi konuşmadılar. Dün dinledim, televizyonlarda boy gösteren Türk futbol bilginleri, adeta sahaya bilfiil kendileri inmiş, topu koşturmuş gibi 'biz' öznesini kullanarak söz ediyorlardı A Millilerinin oyunundan. Sanki onlardı futbolcu, 'Biz yaptık, biz ettik' diye konuşuyorlardı. Öylesine özdeşleşmişlerdi sahadaki 11'le. Tuhaf değil mi? Bence, futbolun Türkiye'yi ne denli yansıttığının bir kanıtı da bu özdeşleşme.

Eğer haklıysam ve Türk futbolunun seyri, toplumsal gidişatımızı yansıtıyorsa; A Milli Takımı çeyrek finalde elenecek demektir. Çünkü Türkiye, küme düştüğü ekonomi liginde tam yeniden yükselişe geçmişken, tüm iktisadi reformları yapmışken, geldi geldi kafaların reformunda takıldı. En zoru başardı, en kolayda AB yarışından elenmek üzere.

Umarım yanılıyorumdur ve A Milli Takımımız, zaman zaman değil, istikrarlı ve sürekli biçimde performans gösterebileceğini kanıtlar. Ama eğer futbol, toplumun aynası değilse; Türkiye'nin sahasını işgal eden ve ufkunu karartan hasta kaptanlara, kâğıt kurtlarına, yalancı ve güdük siyasilere karşı maçı kim bilir ne zaman başlar. Böyle bir maça ve nihai bir zafere, milletçe, madden ihtiyacımız var.

En az, millilerin zaferi kadar.