Hayallerimiz,futbol ve biz
Radikal · 15 Haziran 2002
Diğer ülkeleri bilmem, ama bizim Türkiye'nin ahvali hık demiş Türk futbolunun burnundan düşmüş ya da tersi. Ha Milli Takım'ın malum antrenörü, ha milletin malul başbakanı. Ha bizim futbol federasyonu, ha bizim siyaset meclisi. Milli Takım'da genç, dinamik, fırtına gibi oyuncular, milletin bağrında evrensel çapta eğitimli, dipdiri, genç kadrolar. Bir yanda malum antrenör, makus federasyon; öte yanda malul başbakan, mariz hükümet ve mecüç Meclis'e rağmen, bazı
Türkler küçüklü büyüklü zaferler kazanıyorlar. Oysa cenk meydanına, yani Milli Takım için Dünya Kupası'na kalkan uçağın öncesi ve sonrasında ne kadar yolsuzluk, soysuzluk, yüzsüzlük, haksızlık (Kore gazilerinin uçağa alınmayışı gibi), sülalece beleşçilik, adam kayırmacılık, peşkeşçilik yapılıyorsa... Bütün bu iğrençlikleri nüfusa oranlayıp çarpın, dev boyutlarıyla aynısı, ihalelerinden ulufelerine, kadrolaşmalarından naylon memurluklarına kadar devlet yönetiminde de yapılıyor.
Oysa aynı Türkiye'den dünya çapında futbolcu çıktığı gibi, evrensel değerde iktisatçı, doktor, fizikçi, matematikçi, mucit de çıkıyor. Dünya çapında futbolcular, ilk fırsatta kapağı dışarı attıkları gibi; evrensel düzeyde bilimciler de soluğu ABD'de, Avrupa'da alıyorlar.
Ve evrensel futbolcular, Milli Takım için döndükleri Türkiye'yi, bir Dünya Kupası'nda; vasatın bile altında, düpedüz sığ, çapsız ve yeteneksiz bir antrenöre, çürümüşlüğün, yolsuzluğun daniskası bir federasyona rağmen eli yüzü düzgün bir dereceye çıkarabiliyorlar.
Ve evrensel bir iktisatçı, Kemal Derviş;
kendisini çağıranlar dahil tüm çarkları geri vitese takılmış kafalara rağmen, dönüp geldiği Türkiye'yi biraz olsun kurtarmayı başarıyor, saplandığı bataktan. Üstelik Derviş, dışardan gelip iyi bir şeyler yapmaya çalışanlardan yalnızca biri. Daha çok var böylesi.
Bu ülkeyi bir de önü açılmış, daha doğrusu
'tıkaç'larından temizlenmiş olarak hayal edin. Milli Takım'ın başında, dört dörtlük bir antrenör varsayın. Böyle bir takım, ilk beşin arasına girmek için oynar mıydı, oynamaz mıydı Dünya Kupası'nda? Başbakan'ın deha olmasına bile gerek yok. Eli ayağı tutan, gözü gören, şöyle çıkınca meydana, ötekilerin yanında eciş bücüş durmayan, vasat zekâda bile olabilir, ama işini bilen ve düzgün biri olduğunu düşleyin. Dünyanın ilk beşine oynayamasa bile, böylesine mi küme düşerdi, ülke?
Naçiz yazarınız, İspanya, AB ile müzakerelere
başladığında ve bitirdiğinde ve topluluğa üye olduğunda İspanya'daydı. İspanya'nın da bir idam sorunu, ETA'sıyla, GRAPO'suyla, bin türlü belası vardı. İnanın bana, ne faşisti ne komünisti, ne sağcısı ne solcusu, ne de 'çok tanınmış köşe yazarıyla' bu ülkede tek bir kul, halen Türkiye'de söylenen ve yazılan AB karşıtı argümanları bulup çıkaramadı. Neden biliyor musunuz? Çünkü aptal değillerdi. Hâlâ da değiller. Oysa Türkiye'deki allamelerin AB karşıtı argümanları, çok özür dileyerek söylüyorum, inanılmaz birer 'budalalık'. Böylesine ipe sapa gelmez saçmalıkları akıl edemedi
İspanyollar.
İşte Türkiye'nin önünü, ürettiği budalalıklar
kadar güdük kişiler tıkıyor, sevgili okurlar.
Peki niçin bu kıt beyinli, küt kafalı adamlar
önüne geçmiş durumda, evrensel ölçüde değerler çıkarabilen Türkiye'nin?
Federasyon meselesi. Futbolda federasyon, millette taban.
O taban var ya o taban, taban değil tokaç ve demokratik yöntemle tıkaç üretip tepemize çakıyor. Şöyle bir örnek vereyim: Önceki gün Antalya'da, 9 milyarlık bir soygun yapan hırsız, 'vatandaşlar' tarafından ölesiye dövülmüş.
Siz bir halk, yani taban düşünün ki, çocuğunun torununu soyanları, devleti milyarlarca dolar dolandıranları, üç-beş ay yattıkları hapisten çıkınca omuzlarda taşıyor. Alkışlamadıklarını genel bir ilgisizlik içinde, zulaya attığı paraları rahatça yemeye bırakıyor. Hepi topu 6 bin dolar araklayan garibanı yakalayınca, linç etmeye kalkıyor.
Bu kafanın seçtiği kafalar Türkiye'nin önünü tıkamaktan başka neye yarar ki? Bu tokaç tabanla tıkaç başlar arasında ezilenler olmasa, Türkiye'nin önü de kapanmayacak zaten. Çünkü gerisini dönecek tıkaçlara. Direnmeyecek artık. Ve bu kıçlar bu başlara, pek yakışacak.
Y.N. Dünkü yazımda geçen 'sabahın körü' kavramının yol açtığı interaktif meydan muharebesi, inanın beni çok güldürdü.
Fransa'da 8.30, kimseye mahsuru olmayıp,
benim için sabahın körüdür. Bu durumu anlayıp
destekleyen çok sevgili okurlarıma minnetarım
ve yukarıdaki yazıma ilham veren Serhat Özkul'a teşekkür ederim.