Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Umudumuz gençlik

Radikal · 19 Haziran 2002

Dün, çok çok zor bir gündü naçiz yazarınız için. Bir kez, okurlar 8.30'u yeterince erken bulmuyorlar diye sabahın gerçek köründe, 7.00'de ayaktaydım. İkincisi, bizimkiler maç kazandıkça evdeki seyircilerin

sayısı da artmış ve biri Ankara'dan, diğeri bizim apartmanın yedinci katından yetişen Jön Türk seyirci kuşaklarına kahvaltı hazırlamam gerekmişti. Maç başladı. 17'nci dakikaya kadar çekirdeğiyle birlikte yuttuğum zeytinlerin sayısı üçtü. Birinci ve tek gol, tabii ki benim dördüncü çekirdeğe denk geldiğinden ve hayatımı kurtarmak gerektiğinden diğer iki seyirci, yani rahat rahat maç seyretmek isteyen, boğulmadan tezahürat yapabilen genç Türk kuşakları tarafından televizyon sahasından atıldım. Zaten heyecandan, ben de daha fazla bakamayacaktım. Hatta saha kenarında bile duramayacaktım. İndim evin önüne. Bizim ev, bir meydana bakar. Paris, iki günden beri 35 derece. Pencereler açık. Oturdum mermer bir sıraya, tam bizim pencerelerin karşısına. Televizyonu görmüyorum ama, televizyonun karşısındaki Prof. Nimbüs ile yeğeni Oytun'u gözlüyorum. Oturdukları yerden ayağa fırladılar mı, aşağıdan bağırıyorum: 'Kaç kaç?'

Meydanda gezinen, gazete okuyan, güneşlenen Fransızlar, nece bağırıp ne sorduğumu anlamıyorlar tabii. Hele yalnızca 16 yaşında olmasına karşın 1.94'lük yeğenim pencerenin önünde meydana doğru dönüp eliyle '1-0' hareketi yapınca, iyice tuhaf olup, garip garip bakıyorlar.

Beş dakikada bir yinelediğim 'Kaç kaç?' çığlığına hep aynı el hareketleriyle yanıt gelince pencereden, beni deli diye götürmeleri bir yana, ta Ankaralardan gelmiş Oytun çocuğun başı belaya girmesin diye sakinleşmeye karar verdim. Pencerelerin önünde sotaya yattığım mevkii terk edip, gazete bayiine seğirttim. Bayiin sabah nöbetçisi Patrick, sol elinde tuttuğu küçük radyoyu kulağına yapıştırmış bizim maçı dinliyor, sağ eliyle gazete satıyor. Beni görünce: "Ne işin var burada? Niye televizyonun karşısında değilsin sen?" diye çıkışmasın mı?

'Evden attılar,' demeye utandım. Entel takılıp, ilgilenmiyormuş gibi yaptım. Feci kızdı Patrick. "Ne halin varsa gör!" dedi. Normal zamanlarda benim Türk gazetelerini bir kenara koyar, saklar, eliyle verir. Bu kez kılını kıpırdatmadı. Korka korka tezgâhın

arkasına uzanıp kendim aldım ayırdığı gazeteleri. Bıraktığım paraya bile bakmadı. Küsmüştü. Kendisini bile ilgilendiren Türkiye maçına, nasıl ilgisiz kalabilirdim? Aklı almıyordu.

Naçiz yazarınız, birinci devre sonunda eve döndü. Sözdü, seyrederken bir şey yemeyecek, içmeyecek ve yutmaya kalkışmayacak, Jön Türkleri rahatsız edici davranışlardan kaçınacak, örneğin ekranı kapatacak biçimde öpmeyecek ve kucaklamayacaktı.

Ve ilk skor zaferi yazdı, maç bitti, ama A Milliler'in açtığı yolda genç Türk kuşaklarının seferi bitmemişti.

Paris'teki Türkiye Büyükelçiliği'nde çıtı pıtı bir basın müşaviri var: Nilgün Pirlot.

'Bir Türk kadını dünya kadınlarına bedeldir' sözü onun için söylenseydi, yeriydi. Nasıl yapıyor bilmiyorum, Türkiye'ye dil uzatan pek çok gazetecinin kaleminden bal damıtıyor bizim ellere. Milli Takım tur atladığı gece, Paris'te eli ayağı düzgün ne kadar Türk genci varsa Nilgün Pirlot tarafından

'kırmızı-beyaz'la donatılarak Fransa'nın bir numaralı televizyonu TF1'e çıkarıldı. Nilgün, dün yeniden toparladı Paris'teki kırmızı-beyaz gençliği. Dünya Kupası maçlarının yorumlandığı 'prime-time' programına ikinci kez, daha kırmızı, daha beyaz tezahüratlara götürdü onları. Programın yapımcısı Jean Pierre Pernod, artık Türkiye'yi başarılı futbolcular ve pırıl pırıl genç taraftarlarla dolu sanıyor.

Bir de o gençleri ve takımı yönetenleri görse...