Zirveler ve etekler
Radikal · 22 Haziran 2002
SEVİLLA- Size bu satırları, 1500 gazetecinin AB zirvesini izlediği basın merkezinden yazıyorum. Üye ve aday ülkelerin gazetecileri, bu merkezi 'eşit' haklarla paylaşıyorlar. Her birimize ayrılmış bir masa köşesi, bir sandalye, bir de 'bedava' telefon var. Ancak bu eşitlik içinde, bazılarının özel eşitlikleri var. Örneğin, üye her ülkeye ayrı bir basın toplantısı salonu tahsis edilmiş. Aday ülkeler, basın toplantılarını 'ödünç' salonlarda yapabiliyorlar ancak. Türkiye'nin toplantısı Finlandiya salonunda yapılacak.
Üye ülke devlet ve hükümet başkanları, asıl zirveyi dün yaptılar. Bugün öğleden sonra 'nüfusa geçirilmesi' söz konusu olan, şimdilik üvey evlatların temsilcileri de nihayet zirvenin eteklerine oturacak, toplantı masasında yer alacaklar.
Türkiye niçin öz evladı olmasın AB'nin? İşte Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, işte Dışişleri Bakanı İsmail Cem. Halen tüm dünyanın saygı duyduğu iki devlet adamı. Sezer'in Anayasa Mahkemesi Başkanlığı geçmişi ve Cem'in yıllardır kanıtladığı diplomatik birikimi yanı sıra, tüm dünyanın düşman kardeşler diye nitelemeye koşullandığı Yunan meslektaşı Papandreu ile kurduğu diyalog, saygı uyandırıyor. İkisi de 'popülist' değil, 'Aldılar da biz mi girmedik' türü ağız yavşaklığından alabildiğine uzak kişiler.
Üstelik Türkiye, tüm ekonomik zorluklara ve hatta son krize rağmen, AB üyeliğine her anlamda bir zamanlar Yunanistan'ın, Portekiz'in 'gelişmişlik' düzeyinden daha hazır. AB ile asıl üyelik müzakerelerine giden yolun son aşamasında, en önemsiz üç konuya, yerel dilde eğitim ve yayın hakkıyla, idam cezasının kaldırılmasına takılıp tökezlemesi en azından şaşırtıcı, sonuçları açısından ise çok acı. Bu üç konu, ister AB üyesi olsun, ister olmasın, insan haklarına saygılı her devletin gündeminden çıkıyor yavaş yavaş. Yerel diller çoktan çözüldü, ABD'de bile kademeli olarak kalkacak idam cezası. Türkiye'nin vermesi gereken karar, dünya trendini izleyip izlemeyeceği, o kadar.
Ben İspanya'yı 1983 yılından öteye izliyorum. AB öncesi İspanya ile AB sonrası İspanya arasındaki farkı, gözlerimle görüyorum. Size küçük bir örnek:
İspanya'da halen merkez sağ Halk Partisi (Partido Popular) iktidar. Başbakan Jose Maria Aznar ve hükümeti, liberal mi liberal. Ama İspanya'nın 17 özerk bölgesinden, nüfusu en kalabalık olanı Andaluzya yerel meclisinde Sosyalist Parti iktidar olmakla kalmayıp, özerk Andaluzya Eyalet Başkanı Manuel Chaves Gonzalez, aynı zamanda İspanya Sosyalist Partisi PSOE başkanı. Oysa İspanya'da iktidar olan sağcı Halk Partisi merkez hükümeti, AB zirvesini, koskoca Madrid dururken sosyalist Andaluzya'nın minik başkenti Sevilla'da düzenliyor! Hem de buradaki sosyalist yönetimin AB zirvesine karşı gösteriler yapan küreselleşme karşıtı gruplara daha yakın olduğunu bile bile. Hem de Başbakan Aznar'a karşı yurt çapında gidilen genel grevin, en çok Sevilla'yı etkilediği ve sosyalist Andaluzya'da izlendiği biline biline.
İşte demokrasi budur. İspanya'nın dönem başkanı olduğu AB'nin son zirvesi Madrid de yapılsa, özerk bölgeler 'Hep sana, hep sana mı?' diye başkaldırırlar ulusal merkeze. Oysa böyle bir zirvenin Türkiye'de, İstanbul ya da Ankara yerine, bırakın Diyarbakır'ı, İzmir ya da Antalya'da düzenlenebileceğini düşünebilir misiniz?
İspanya altı aylık dönem başkanlığı süresince 15 AB ülkesini, büyüklü küçüklü toplantılarda 22 ayrı kentte ağırladı. Tüm etkinliklerden her özerk bölgesine pay çıkardı. 1992 yılında olimpiyatlar Madrid'de değil, Barcelona'da yapıldı. Aynı yıl Sevilla'da dünya fuarı düzenlendi. Türkiye 1994'ten beri 'İstanbul Olimpiyatları'na aday. Sevilla'nın başkenti olduğu Andaluzya bölgesinin nüfusu 7.5 milyon. Oysa her yıl 20 milyon turist geliyor. Sevilla CASA-EADS uçak sanayii, Cadiz tersane, Huelva kimya sanayii ve narenciye üretimiyle birlikte, ekonomisinin yıllık büyüme oranı yüzde 8.
Federatif demokrasi ve geniş özerklikler, 1981 yılından beri İspanya'yı parçalamadı ve AB üyeliği, bu ülkenin gücünü ve refahını ikiye katladı.
1986 yılında İspanya ile Portekiz'i, eski düşman kardeşler olarak aynı anda tam üye yazdı AB. 1981'de Yunanistan alınırken, aynı 'denge' mantığıyla Türkiye'ye de 'Gel' denmişti. Kim önledi Türkiye'nin AB'ye üyeliğini o zaman? Ecevit. Şimdi kim var Türkiye'nin başında? Yine Ecevit.. gibi.
Ecevit değişti, AB'ye girmek istiyor.. gibi. Ama dengeler de değişti. 'Avrupa treni ekimde kaçmaz' diyen Ecevit öğrencilerinin kulağına küpe olsun. O mantıkla, 21 yıl geciktirdiler bizi. Hâlâ akıllanmadılar.
Ecevit değişti de, Türkiye'yi değiştirecek mecali kalmadı artık.
Gençliğinde durdurduğu Türkiye, yaşlılığında geriliyor.