Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Omurga durumları

Radikal · 23 Haziran 2002

Omurga deyip geçmeyin. Beyin kadar önemlidir ve günlerden bir gün dört ayaklı primatlar arasında bir primatı iki arka ayağı üzerine dikip yürütmüş; böylece ön ayaklarını başka işlerde kullanmasını sağlamış, insanı insan yapmış bir organdır. İnsanoğlu, omurgalı tek hayvan türü değildir. Ayağa kalkabilen tek memeli de değildir. Maymunlar ve ayılar da arka ayakları üzerine dikilir, ön ayaklarını el gibi kullanırlar zaman zaman. Hatta birkaç adım bile atabilirler. Ancak ve ne yazık ki, en rahat ve hızlı hareket ettikleri

pozisyon dört ayak üstüne düştükleri vaziyettir. İnsan, üstün vasıflı omurgası sayesinde iki ayağı üzerinde sürekli durabilen, yürüyebilen ve koşan biricik primattır. Bazen, omurganın beyinden daha önemli olduğunu düşünürüm ben. İnsan omurgası olduğu gibi olmasaydı, örneğin ayılar ya da maymunlarınki gibi olsaydı, ikide bir dört ayak üstüne düşen gövdeyle aynı düzeyde taşınan beyin de gelişmezdi, diye hayal ederim. Başımızı yüksekte taşımanın, düşünce yeteneğini de yücelttiğine

inanırım, nedense...

Omurga deyip geçmeyin. Niceliği, niteliği önemlidir. Tinseli vardır. Adam gibi ayakta durmak, insan olmak için tinsel omurga, belki de türsel belkemiğinden bile daha gereklidir. Omuzlar dik, baş yukarda, burun havada durur, içinden iki büklümdür, yerlerde

sürünür kiminin kişiliği. Çalışmaktan beli bükülmüş, kamburu çıkmış olsa da, tinsel omurgasını eğmez kimileri.

Ben ikincileri severim. Tinsel omurga, kişiliktir. Tinsel omurga, iradedir. Ve özgürlük demektir. Yaşama göre biçimlenenlerde değil, yaşamı ideallerine göre biçimlendirmeye çalışanlarda vardır, tinsel omurga. Adam ozandır. Şiir yazmak için yanar tutuşur. Ama şiirin ve şairliğin bedelini ödeyecek, dayanacak, zorluklara katlanacak iradesi yoktur. Eli kalem tutar ya, genelinde reklamcı olur. Parayı şiire yeğler, sizin anlayacağınız. Eğer zekiyse, duyarlıysa, içindeki yara, yaptığı tercihin gizli açık pişmanlığı ömür boyu bırakmaz yakasını. Mutsuz olur. Hasta olur. Tinsel omurgası kırıktır. İçinden eğiktir başı. Görünmez bir utancın kamburunu taşır.

Adam sinemacıdır, televizyoncudur. İdealleri vardır. Güzel filmler çekmek, düzeyli programlar yapmak, Orson Welles gibi olmaktır

amacı. Büyük hayallerle başlar yaşamına, şevkle sıvar kolları. Bir süre mücadele de edebilir. Sonra yorulur. Husumetten yorulur, suratına kapanan kapılardan, en çok da parasızlıktan yılar. Sonunda 'iş yapacak' avam filmleri, üstüne yapış elinde kalsın programları çeker. Üstelik, kendisi bile akıl edemez de, yabancı televizyonlardan, yabancı sinemalardan aparttığı iskeletlere oturtur meslekteki 'başarısını'. Eğer vicdansızsa, bir de olumlamaya kalkışır

omurgasızlığını: "Halk beni tutuyor ağbi, demek ki haklıyım, DEĞER BENİM!" der.

Ama nedense, kendisini tutan halkın arasına hiç karışmaz. Adi filmlerinin, zekâ özürlü programlarının seyredildiği evlerde oturamaz.

Halkın yediği yerlerde yiyemez, eğlenemez, gezemez. Kendi benzerlerine bile dayanamaz. Kendisinden daha ünlü varsılların arasına karışır, ama adam yerine konuyor mu acaba diye rahatsızdır, puro dumanlarını savurta savurta osursa da. Döner dolaşır, asıl onayı omurgalıların, baş eğmeyenlerin çevresinde arar. İdeallerinden taviz vermediği için yapımcı bulamayan, parasızlıktan kıvrananlara

bakarak alay eder, yerlerde sürünen omurgasını rahatlatmaya çalışır.

Ama başaramaz. Ömür boyu mutsuz olmaya mahkûmdur. Çünkü, bedelini para olarak aldığı alkışları, önemsediği insanlar tutmamaktadır. Tam tersine, küçümsediği insanların büyüğüdür o. Ucuz davaların galibi. Değersiz payların payidarı. Düşük ölçülerin ölçütü. Yaşamda en büyük keyif, omurgayı bükmeden, başı eğmeden kazanılan başarıdır, sevgili okurlar. Avamın istediğini, ortamın gerektirdiğini değil; istediğini, savunduğunu, yarattığını ve yazdığını, avama ve ortama kabul ettirmektir.

Ve omurga dayanıklıysa, mutlaka kazanılır zafer.

Yalnızca kendisinden hoşnut olanların, yaptığıyla gurur duyanların hakkıdır mutluluk. Nüfus tamam da, acaba Türkiye'de omurgalı sayısı kaç?

Not: Yazarımız yarı final zaferini kutladığından, 08.09.2001 tarihli yazısını yeniden yayımlıyoruz.