Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Ufkumuz mutfak

Radikal · 29 Haziran 2002

"Erkeğin yaşı kemiklerinde okunur, kadının ise yüzünde."

(Alman atasözü)

Seneca, 'Söylem, düşüncenin yüzüdür,' demiş. Lichtenberg atılmış:

'Konuş da içini göreyim!'. Theophrastos: 'Dizginsiz ata güvenmek, düzensiz bir söyleme inanmaktan yeğdir,' diye eklemiş. Pythagoras'ın 'Sözler ruhun soluklarıdır,' kuramına, Cervantes:

'Düşünmeden konuşmak, nişan almadan vurmaya benzer,' yanıtını vermiş.

Wydeville: 'Bilgenin ağzı yüreğindedir, budalanın ise yüreği ağzında,' derken cesurlarla korkakları kastetmiş. Robert South, 'Konuşma yeteneğinin aptallara düşüncelerini açıklamak, akıllılara ise saklamak için verildiğine,' inanırmış.

Yüzyıllarca arayla yaşamış, yaratmış, yazmış ve ölmüşler. Gördüğünüz gibi hepsi, konuşmak eylemi üzerine düşünmüşler. Ama hiçbiri, istisnasız hiçbiri, nedense, ne konuştuğunu bilmeyenler üstüne bir fikir üretmemiş. Bütün kitaplarımı taradım, 'ağzından çıkanı duymamak' konusunda kafa yoran bir düşünüre rastlamadım. Çünkü konuştuğunu bilmemek, mantıksızlığın başlangıcı. Düşünce ile ifade arasındaki senkronizasyon eksikliği. Birkaç nedeni olabiliyor: Delilik, yaşlılık ve hastalık. Ama sonuç aynı. Saçmalık.

Bayanlar baylar, yandık!

Bülent Ecevit, DSP grubundaki 16 dakikalık ayakta durmak ve konuşmak 'performansında'

şöyle bir mantık yürüttü: 'Çok rahat konuşamadım, kusura bakmayın. Çünkü uzun süredir evde, sınırlı bir konuşma ortamında çalışıyorum. Bundan sonra çok daha fazla konuşacağım!'

Eyvah ki ne eyvah!

Başbakan Ecevit, eve kapanıp susunca, dolar fırlıyor, borsa çöküyor, ekonomi batıyor biliyorsunuz. Ama biliyorsunuz ki, evden çıkıp konuşunca da batıyor! Zaten Başbakan Ecevit'in çalışması da, halen ve bundan böyle yalnızca konuştuklarını düzeltmek için tekrar konuşmak için harcadığı çabadan ibaret. Örneğin, 'Ufukta bir seçim göründü' dediğini hepimiz kulaklarımızla duyduk, değil mi? Seçim ufukta demiş ama öyle dememiş meğerse. Ama dolar yine yanlış anladı: İki milyona dayandı.

İşin aslını ben biliyorum. Başbakanamayanımız Sayın Ecevit, 'Mutfakta bir seçim göründü!' diyecekti de; son anda, mutfak evi, ev hastalığı, hastalık da

Rahşan'ı anımsatır, yine Rahşan mı söyletiyor

bunları derler diye oldu Or-An'daki mutfak, Türkiye'ye ufuk...

Ve düz ve yalın gerçek, bundan ibaret sevgili okurlar.

Türkiye'nin ufukları, artık Or-An'daki bir mutfakta kotarılanlarla sınırlı.

Bu daralmanın suçluları, can havliyle iktidar

koltuğuna yapışan iki yaşlı insan değil. Bu daralmanın suçu, yaşamsal çabası artık kemiğini kırmadan oturmak, düşmeden yürümek, dili dolanmadan iki laf edebilmekten ibaret olan bir kişiye, Türkiye'nin umutlarını bağlayanlarda, ondan medet umup yapışanlarda.

Bir Bülent Ecevit düşünün ki, malum konuşmasında ülkenin kendisine ne kadar ihtiyacı olduğuna inandırmak için IMF'nin sıradan bir 'geçmiş olsun' mektubunu okuyor, referans gösteriyor! Kendi deyimiyle

'uluslararası bu büyük kurum' kendisine bir nezaket mektubu gönderdi diye, IMF bana güveniyor, demek istiyor. Biz Kemal Derviş'i Dünya Bankası ve IMF gönderdi biliyorduk, Ecevit'i de mi onlar atadı acaba, biz halk seçti sanırken?

Geçen zaman gençleri yaşlandırır ama, yaşlıları gençleştirmez. Ecevit'in yarın dinç ve yetkin olacağına gerçekten inanan var mı? Var diyenin alnını karışlarım, çünkü ya delidir, ya da aptal. Öyleyse niye aldatıyorlar bizi?

Genç Pine, 'Kimse herkesi aldatamaz, ama herkes de kimseyi aldatamaz,' diye yazmış bin yedi yüz yıl önce, İmparator Trajan'a methiyesinde.

Kimsenin kimseyi aldatamadığı bu tiyatro

ne zaman bitecek?