Tam bağımlı yoksulluk
Radikal · 13 Temmuz 2002
Dünya siyasal tarihini en iyi inceleyen ve betimleyen düşünürlerden biri, bence Fransız filozof Ernest Renan'dır. Mustafa Kemal henüz bir yaşındayken, Sorbonne Üniversitesi'nde 'Ulus Nedir?' başlıklı bir konferans veren Renan, 20. yüzyıl başından öteye ulus-devlet yapısını oluşturan bütün kavramların mucididir. Yanılıyor olabilirim, ama kendi kendine Fransızca öğrenen Atatürk'ün, o güzelim kafasında Türkiye Cumhuriyeti'ni biçimlendirdiği yıllarda, Ernest Renan'ın kitap haline getirilen bu konferansını okuduğunu ve esinlendiğini hayal etmekten zevk alıyorum. Oysa günümüzde,
çağdaşlığı ömürleriyle sınırlayan, ileriyi kendi güdük ampullerinin yettiği yere kadar görüp aydınlıkçı geçinenlerin savundukları ulus-devlet anlayışını da Ernest Renan'a dayandırdıklarına baktıkça, öfkeleniyorum.
Çünkü Ernest Renan, 19 ve 20. yüzyıllara damgasını basan 'ulus-devlet'i tanımlarken, bu siyasal yapılanmanın bir sonraki devinimini de öngörmüştür. Ve 11 Mart 1882'de, Sorbonne kürsüsünden şöyle seslenmektedir:
"İnsanlığın iradeleri değişecektir. Bu dünyada ne değişmez ki zaten? Milletler, ezeli ve ebedi değildirler. Bir noktada başlamış, bir noktada da yok olacaklardır. Büyük olasılıkla Avrupa'da, milletlerin yerini BİR AVRUPA KONFEDERASYONU alacaktır..."
Bugün Türkiye'de, ulus-devlet yapısını savunan durağan kafalar, o yapının adını koyan Renan'ın ileri görüşüne (tabii zekâsına
ve analiz yeteneğine de) sahip olamadıkları
için hem milletin önünü tıkamakta hem de 'devlet, devlet' diye devleti boğmaktadırlar.
Bütün insanlık tarihi, hatta canlı cansız tüm varlıklarıyla doğal sürecin ta kendisi, evrene bağlı bir zaman ve mekâna 'uyum' projesidir. Zaman ve mekânın yarattığı koşullara uyan varlıklar kalır, uymayanlar biterler. Söz konusu 'uyum', ne idüğü belirsiz bir değişim değil, özel ya da tüzel varlığın 'dış' koşullara ayak uydurmasını sağlayan 'evrim'dir.
Halen Türkiye'deki siyasal çekişmenin ardında yatan temel ayrılık, ayrıntılara kapılıp yanılmayın, Avrupa Birliği üstünedir.
İki cephe var karşımızda: AB'yi isteyenler ve istemeyenler. Daha düne değin sokaklarda
çarpışan sağ ve sol fraksiyonlar, istemeyenler cephesinde, 'ulus-devlet elden gidiyor, bağımsızlık bitiyor' sloganlarıyla nasıl da 'nasyonal sosyalist'leştiler farkında mısınız? Hiçbirine kötü niyetli damgasını vuramayız. Onlar da Türkiye'nin iyiliğini istiyorlar, kuşkusuz. Ama haklılar mı?
Hayır. Ve bu 'hayır'ın nedeni çok açık: Türkiye'ye hep onların fikirleri hâkim oldu ve bugünlere 'vatan millet aşkıyla' ağlaya öle gelindi mi, gelinmedi mi? Ya onlar sahte âşıktı ya da bu aşk öldürücü bir aşktı, ne ülke yücelebildi ne de millet, tam tersine gömüldükçe gömüldük... Milliyetçilik, Türkiye'de her kapıyı açan bir anahtardı: En pis, en ahlaksızlar, hatta katiller, 'milli kahraman' olarak omuzlarda taşındılar.
Şimdi diyorlar ki, "AB'ye girersek, bağımsızlığımızı yitireceğiz!"
Beyler bağımsızlık mı bıraktı? 200 milyar dolar dış borçla, 'bağımsızım' diyen devlete, en başta borç veren devletler güler...
Daha kurnaz olup, "Efendim, AB'ye girelim ama, onurumuzla girelim, öyle her şeye he demeyelim" diyenler var. Vallahi benim bildiğim, AB'ye giren hiçbir üyeye, giriş sürecinde köylü güzeli yoksul Portekiz'e ya da Yunanistan'a bile kimse parmak atmadı, orasını burasını mıncıklamadı, arka odada tecavüze yeltenmedi, merak etmeyin, eğer sizin onur anlayışınız buysa. Yok onurdan başka bir tutum anlıyorsanız, o anlamda da tehlike yok, tüm üyeler için koşullar
aynı ve eşit: Kopenhag Kriterleri.
'Sanki alacaklar da girmiyor muyuz?' diyenler ise, nasılsa çakacaklarını düşünüp ders çalışmayan tembellere benziyorlar. Türkiye'nin görevi, AB'ye girecek koşulları yerine getirmektir. O koşullar eksiksiz oluştuğunda, AB Türkiye'yi değil, Türkiye AB'yi köşeye sıkıştıracak ve 'Haydi bakalım, sıra sende!' demek hakkına sahip olacaktır.
AB ile müzakerelerde elbette sorunlar yaşanacak. Ama o sorunları aşmak için önce müzakereleri başlatmak gerek!
Çünkü Türkiye'nin geleceği Avrupa'nın içinden geçmektedir. Eğer tersini düşünenler kazanırsa, ülkemizi Atatürk'ün çizdiği rotadan çıkarmakla kalmayıp, bağımsızlık derken, 'yoksulluğa tam bağımlı' hale getireceklerdir.