Keşiş yengeç sendromu
Radikal · 17 Temmuz 2002
Yengeçler arasında başparmak tırnağı kadar bir yengeç. Karalılar tarafından Pagauros, pagure ya da yalnızcılyengeç diye çağrılıyor,
ama tabii gelmiyor. Çünkü denizler arasında bir denizin, doğduğu, yaşadığı ve başka çocuklarına yem olduğu Akdeniz'in sesine açık uyduları. En güzel ismini Oksitanlar vermiş: Keşiş Bernard, demişler ona.
Keşiş Bernard'a yakından baktığınızda, minyatür bir ıstakoza benziyor. Ama bir kusuru var: Karnı yumuşak. Kepçesi, kıskacı, antenleri, patileri tıpkı ıstakoz gibi kabukla kaplı, poposu çıplak!
Herkesin birbirini yediği denizler dünyasında
(karalar farklı mı sanki?), minik yalnızcılyengeç, beyaz etli, iştah kabartıcı çıplak karnını ham etmek isteyen etobur balıklardan, amansız düşmanlardan korumak için dâhiyane bir çare bulmuş: Yaşamdaki ilk uğraşı boş deniz minaresi ya da salyangoz kabuğu aramak, bulmak ve poposuna takmak oluyor. Bir yerden bir yere mi gidecek? Sahte kabuğundan çıkardığı ayaklarıyla yampiri yampiri koşuyor, duruyor, bir tehlike
görünce tüm gövdesini içeri, inzivaya çekiyor.
Son günlerde Türkiye'nin politika havuzu,
'keşiş yengeçler'le doldu.
Karınlar yumuşak. Popolar açıkta.
Yampiri yampiri koşturarak boş kabuklar aranıyor. Ya da kulplar.
Kabuk bulan, kulp takan 'popoyu kurtardık' diye rahatlıyor.
Dönelim gerçek yalnızcılyengeç, minik istakoz müsvettesine.
Keşiş Bernard'ın yaşamındaki ikinci dram, semirip büyüdüğü zaman oynanıyor. Serçeparmak tırnağı kadarken, yumuşak karnından kayıp düşmesin diye tabii ki ekstra small bir kabuk giyinen bizimki, başparmak tırnağı kadar büyüyünce, eski donu yeni poposuna dar geliyor. Başka, daha büyük bir kabuk araması, bulunca eski kabuğunu çıkarıp yenisini takması gerekiyor gerisine.
İşte o sırada, bir an için bile olsa, açıkta kalıyor yumuşak karnı, çıplak poposu. Ve o anda, hızla atlayan bir yırtıcı balık, bir başka kabuklu, örneğin gerçek bir yengece yem oluyor hayvancık...
Türkiye'deki siyasal havuzda, işte bu korkuyla eski kabuklara asılıyor kimileri. Ya yeni kabuğa geçene kadar... Kurt kaparsa? Üstelik yeni kabukta, onların porsümüş karınlarına yer var mı?
Şöyle bir bakın, eski kabuklarda dönen fıldırı kalmamış gözlere, kımıl kımıl süzgeç,
takır takır kıskaçlara: Ağarmış pos bıyıklar,
yosun tutmuş ağızlar, 'Bu da geçer, biz kalırız yahu...' temennaları.
Oysa Türkiye'nin sabrı tükendi, dev kabuğu çatladı çatlayacak. Kuluçkadan çıkışta iki seçenek var: Ya Avrupa'ya doğru hamle ya da yerinde sayma. Statükocular, AB'ye girmek için kabuğumuzu sıyırırsak, AB bizi ham yapar, diyorlar. Oysa bu kabuk içinde, yerinde sayarak tükendi Türkiye, bugüne kadar. Değişim elbette sancılı olacak. Ama çaresi yok, olacak.
Eğer millet, seçim sandığında bıyıklı bıyıksız nasyonal sosyalizmin elini öperse: Bu ülke hastanesinden postanesine bir mafya partizanlığının hükmüne girer. Ancak mafya hiyerarşisinde, yakının daha yakını vardır, mutlaka birileri gocunur, sonunda hır çıkar.
Avrupa Birliği, ne milli hareketçi ne de dinci bir Türkiye'yi ASLA kabul etmez. Dinci partilere, zaten bence ordu da geçit vermez.
Dolayısıyla Türkiye'nin kabuk yenilemekte tek seçeneği: Laik, demokratik, liberal ve Avrupa'ya dönük bir ulusal ittifak. AB, Türkiye'nin tercihi ötesinde, ABD'nin de Türkiye'ye gösterdiği yoldur artık.
Başka bir yol aramak, işte bu yüzden çıkmaza girmek ve itile kakıla yalnızlaşmaktır. Üstelik sığınılacak alternatif bir blok da yoktur, ABD ile AB'nin karşısında.
Yalnızcılyengeç gibi kalınıverir ortada. Hem de kabuksuz.