Kelle koltukta
Radikal · 19 Temmuz 2002
Yıllar önce, ne yazık ki artık var olmayan UPI ajansının 'Jerusalem Post' gazetesine dayanarak verdiği bir haberdi: Kudüs'te yaşayan bir İsrail yurttaşı, tuvalette içtiği sigarayı klozete atıp söndürmeye kalkınca su alev almış ve belden aşağısı üçüncü dereceden yanık teşhisiyle hastaneye kaldırılan zavallı adamın, çekilen röntgenleri sonucu aynı zamanda bir kolunun, iki de kaburgasının kırık olduğu anlaşılmıştı!
UPI'ın 'iki ayrı kaynaktan doğrulanmayan haber' olarak günahını vebalini Jerusalem Post'a yüklediği olayın açılımı ise yüzyıllarca unutulmayacak lezzetteydi: Haber konusu adamcağızın, her gece aynı saatte girdiği tuvalette bir de sigara tellendirmek alışkanlığı vardı. Ancak o meşum gecenin gündüzünde, karısının aynı klozet içinde bir hamamböceği görüp, suyun içine bir koca kutu böcek ilacı sıktığından haberi yoktu! Feci biçimde yanan takım taklavatı dolayısıyla kaldırıldığı hastanede doktorlar, yanık bölgenin başına (ya da tersi) gelenleri anlamışlardı da, bir kol iki de kaburga kırığına bir anlam veremiyorlardı. Adamcağız biraz kendine gelince açıkladı. Poposu yandıktan sonra eve çağrılan cankurtaran ekibi, kendisini oturduğu dördüncü katın merdivenlerinden sedyeyle indirenlerden biri: "Bu iş nasıl oldu?" diye sormak gafletinde bulunmuş, o da anlatınca, kahkahalara boğulan sağlık personeli sedyeyi ellerinden düşürmüş ve adamcağız merdivenlerden aşağı yuvarlanırken, bir kolu,
iki de kaburgası kırılmıştı...
Yanıklar yüzünden kırıklar edinen hastanın, kırıklar yüzünden başına (ya da tersi) gelenleri bilmiyoruz. Çünkü Jerusalem Post ve UPI, doktorların adamcağızı dinlerken ellerinde ne tuttuklarına ilişkin bilgi vermiyordu. Umarım yalnızca yanık merhemi vardı ve olsa olsa tüpü fazla sıkmışlardır. Gülerken. Yoksa kolu alçıya alınırken, omuzu da çıkmış olabilir.
Bazen gerçek, hayali aşar ve yaşanan gariplikler, uyduruk fıkralardan daha gülünçtürler. Ama her zaman güldürürler mi sahiden?
Örneğin Türkiye'nin kaburga kırıklı adamı, son günlerde bir tarafı yanmış gibi koşuşturmasıyla beni güldürmüyor artık. Onun da oturduğu yere böcek ilacı sıkan karısı. Tabanının kendi eliyle yaktığı ateşte kavrulduğunu kendi gözlerimizle gördük. Sedyeyi de kimlerin düşürdüğünü biliyoruz. Kırıklarıyla, yanıklarıyla bir o yana, bir bu yana seğirtmesi, hüzün verici artık.
Derin bir hüzün.
Ama öylesine yaktı ve kırdı ki kendisinden önce milletin kolunu, kanadını, umutlarını; acıyamıyorum bile. Çekilerek hem kendisini, hem partisini, hem bizi kurtaracaktı, gitmeyi bilmedi, bitiyor.
Üstelik en acıklı yanı, bittiğini bile anlamıyor, kabullenmiyor hâlâ. Hastaneden kaçıyor. Doktor moktor da istemiyor artık. Kelleyi koltuğa almış, yürümeye çalışıyor. Bir mucize umuyor, 'aziz' olmaya mı niyetli acaba?
Örneğin Fransa'da, kelle koltukta yürüyen bir 'kesik baş', sonradan aziz ilan edilen Saint Denis. Paris'teki Montmartre tepesinde,
Denis adlı zavallının kellesini kesmiş Romalı askerler. O da kesik başını ellerinin arasına alıp, bugün adını taşıyan manastırın bulunduğu yere kadar yürüyüp, düşmüş, oracığa da gömülmüş zaten. Yüzyıllar sonra, tam olarak 7 Temmuz 1763'te, Polignac kardinalinin Saint Denis'nin kellesi koltukta yaptığı yolun uzunluğunu anlata anlata bitirememesinden sıkılan Madam du Deffand: "Monsenyör," diye kesmiş sözünü,
"bu işlerde en zor olanı ilk adımdır!"
Yani 'Önemli olan ilk adımdır' deyişinin anası, belli.
Babası ise, kelle koltukta ilerleyen bir kesik baş.
Türkiye'deki 'remake'in de ise mucize gerçekleşti, yürüyor da, ne aziz olabilecek ne de efsane. Gömüleceği tapınak çöktü, milletin bağrı da virane.