Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

İktidarsız ihtiras

Radikal · 24 Temmuz 2002

Friedrich Nietzsche, düşün dünyasının öylesine büyük bir zenginiydi ki, zamanın akıl fukarası demagogları, onun fikirlerini her türlü, hatta çoğu birbirine zıt ideolojilere ilham kaynağı olarak kullandılar. Bu ideolojilerden biri de nasyonal sosyalizmdi. Yani faşizm. Ve Nietzsche, postmortem bir ithamla, bazıları tarafından 'faşist' diye de damgalandı.

İtham, yaşarken yapılsaydı, o sivri dili ve sarsılmaz mantığıyla, hepsinin çanağına tükürürdü.

Ama işte, faşistlikle itham edildiğinde artık dünyamızda değil, dolayısıyla kolay bir 'av'...mıydı acaba?

Hayır. Ve konuyla ilgili tartışmaları büyük ilgiyle okuyan naçiz yazarınız nezdinde, Nietzsche hakkında en kısa ve özlü yorum, Georges Liebert'e aittir.

Liebert: "Nietzsche, faşist olabilmek için yeterince demokrat değildi. Çünkü kitleye (halka) inanmazdı. Demokrat ya da faşist olmak için kitleye inanmak gerekir" der. İnanmaktan önemsemeyi anlayınız.

Nietzsche'ler yetişecek değil ya, Türkiye'nin düşün çölünde de maşallah bol demokrat ve faşist yetişiyor sevgili okurlar. Ve söz konusu demokratlarla faşistlere 'kitleye inanç' açısından baktığımızda, hiçbir fark görmüyoruz. DSP, kendisini nasıl yok edeceğini bildiğinden halkın önüne çıkmaktan, seçime gitmekten korkuyor. Yani kitlenin 'ceza'sına inanıyor. ANAP ve SP de çekiniyor halkın yargısından. MHP, AKP ve DYP ise kitle nezdinde kendilerini şanslı gördükleri için hemen seçim istiyorlar. Yeni kurulan YTP de kitleye inançlı, ancak kendisinin kitle önünde daha inandırıcı olması

için biraz daha zaman gerektiğini düşünerek hareket ediyor. Seçimler ileriye atılsa, işine gelecek.

Ve farkındaysanız sevgili okurlar, kimisi nasyonal sosyalist, kimisi demokrat bütün partiler ve politikacıları, halka güveniyor, halktan korkuyor, yani hepsi kitlenin gücüne inançlı; ama nedense hiçbiri seçim olsun, olmasın tartışmasında halkın çıkarını değil, halkın kendilerine sağlayıp sağlamayacağı yararı, yani iktidar oranının hesabını yapıyorlar. Belki YKP bu analizin dışında kalır, çünkü hem tam oluşmadı, eylemde tanımıyoruz, hem de belirgin bir çıkar üslubu kullanmıyor henüz.

Ama diğerlerinin günlerden beri attığı martavalları, sözünü ettiğim partizan çıkarların sokulduğu kılıfları hayret ve ibretle izliyorum. Canhavliyle dirilen Ecevit, 'Seçim olursa mahvoluruz!', derken bal gibi DSP'nin mahvından söz ediyor, ama 'Bu ülkeyi HADEP ve AKP'ye bırakmam' diye kıvırıyor. Kimse de çıkıp adama, 'Size kim bırakır ki artık?' diye sormuyor. ANAP, seçimlerden zararlı çıkacağını biliyor, ama kılıfı daha düzgün ve hiç olmazsa daha inandırıcı: AB uyum yasaları. MHP ise öyle kadrolaştı ki, mahvolmayacağını biliyor, ekonomik program umurunda değil, AB'ye zaten karşı, dolayısıyla istiyor seçimi.

Naçiz yazarınız şahsen, ancak AB'ye uyum yasaları çıkarıldıktan sonra ve mutlaka yeni bir seçim yasasıyla gidilecek bir erken seçimin yararına inanıyor.

Ancak bu hükümetle artık ne AB trenini

yakalamak ne de Seçim Yasası'nı yenilemek

mümkün görünmüyor. Çünkü, tepemize çöken sözüm ona koalisyon hükümetinin üç üyesi, artık kendi aralarında bile konuşmuyorlar ki, anlaşıp herhangi bir icraatta bulunsunlar!

Şu hale bakın, her gün birlikte mesai yapmaları gereken bir Başbakan ve Başbakan Yardımcısı, Ecevit ve Bahçeli, 'medya' aracılığıyla konuşuyor. Başbakan, basına verdiği demeçle yardımcısına haber gönderiyor. Ertesi gün yardımcısı, basına verdiği demeçle, yanıtını iletiyor. Daha da kötüsü, demek ki hasbelkader karşılıklı oturup konuştuklarında, Ecevit ne dinliyor, ne anlıyor belli değil, çünkü 'ortak karar' diye sunulan kararın tam aksini söyleyebiliyor ertesi gün, basına. Bahçeli de farklı değil.

Tehdidini medyaya savuruyor, herhalde istifasını da Başbakan'a değil, RTÜK'e gönderir!

Medya aracılığıyla konuşuyorlar, çünkü birbirlerine güvenmiyorlar. Böylece, sarpa saran işleri de 'aracıya' yükleyip, 'Valla biz yapmadık' diyebiliyorlar. Anneciğim sağ olsaydı, "El medyasıyla gerdeğe girilmez" derdi, ama bu hükümette kendi işini kendi görecek iktidar mı kaldı?

Hayır, kalmadı. Zaten koltuğa yapışmaları da, aslında kalkamamaktan!