Aymazlık (2)
Radikal · 27 Temmuz 2002
Prof. Nimbus, televizyondaki adama baktı baktı: "Türkiye'nin de bir Papa'sı var artık!" dedi pür ciddiyet. Kendisini tanıyanlar bilir, bizim oğlan espri yapmasını bilmez, hiç ilgilenmediği tarih, coğrafya, edebiyat ve politika konusunda ettiği ciddi(!) sözler müthiştir. Televizyondaki adam, elbette ki Başbakanımızdı. Prof. Nimbus, tabii ki Papa'ya haksızlık ediyor. Çünkü İkinci Jean Paul, bekâret yeminini asla Eleni Çavuşesku için bozmazdı!
Son üç gündür televizyon ekranlarında
'bilmiyorum' kuluçkasına yatan Başbakanımız, DSP'de ne olduğunu bilmiyor, ortakları ne düşünüyor bilmiyor, hükümet niye krize girdi bilmiyor, zaten ekonomik krizin de nereden çıktığını bilememişti; niye erken seçime gidiliyor onu da bilmiyor, AB'ye uyum yasaları çıkar mı bilmiyor, kısacası KENDİSİNİ bilmiyorken; bendeniz başımdaki saçları kopartıp, göğsümü bağrımı tırmalamaktan canlı canlı yolunmuş tavuğa döndüğümü gayet iyi biliyorum, sevgili okur.
Ama konumuz bu değil. Konumuz, Türkiye'nin böyle bir Başbakan, böyle bir hükümet, böyle bir muhalefet ve böyle bir Meclis'in hükümranlığında, tarihinin en büyük ekonomik krizinden sonra, varlığına yönelik en büyük DIŞ tehlikeyle karşı karşıya kalması. Türkiye, ekonomik krizden çıkabilmek için bir dağa güvendi: ABD. Oysa şimdi, o dağa karlar yağıyor ve ABD'nin kendisi krizde. Mutlaka yeni bir Kore, yeni bir Vietnam gibi, yeni bir Irak savaşına ihtiyacı var. Çünkü ekonomisini diriltmek için elindeki tek çözüm, reel sektöre doğrudan etkili bir trinitrin şoku: Silah sanayiine hız vermesi gerekiyor. Oysa Amerikan ekonomisine trinitrin pompalamak, Türkiye'ye aynı hızda etkili bir siyanür etkisi yapacak. İşin en saç baş yoldurucu yanı, ABD, Irak'a açacağı savaşın bir Kürt devletini doğuracağını, dolayısıyla Türkiye'ye siyanür etkisi yapacağını biliyor, bildiği için Türkiye'yi olası bir işgale yönelik senaryolar hazırlıyor; bizim Başbakan ve başbakan yardımcısı ve parti başkanları bilmiyor, papatya falı açar gibi seçmen sayıyor, particilikle falan uğraşıyorlar, iyi mi?
Yanlış anlaşılmak istemiyorum: ABD, Türkiye'nin yeminli düşmanı değildir. Ama dostu da değildir. ABD, çağdaş bir imparatorluktur. Birinci gailesi, hükmünü sürdürmektir. Dost düşman dinlemez, zayıflıklardan yararlanır, boşluğu doldurur. ABD'yi, Türkiye'ye biçtiği senaryolar dolayısıyla yargılamak, Roma'yı, Osmanlı'yı yargılamak ne kadar izafiyse, o kadar izafidir.
Hatta ABD'nin, Türkiye'ye karşı bir anlamda dürüst davrandığı bile söylenebilir. Clinton döneminden beri ülkemizi, kendisine çekidüzen vermeye teşvikle, AB'ye girmesini desteklemektedir. Neden? Çünkü temelde rakibi olan AB'nin içinde, kendisine madden borçlu ve manen bağlı 68 milyonluk bir Türkiye, ABD'nin ikinci Truva Atı demektir. (AB'deki birinci Amerikan Truva Atı,
İngiltere'dir.) AB üyesi bir Türkiye, iç sorunlarını çözmüş, demokrasiyi yerleştirmiş, refaha doğru yelken açmış bir müttefik olarak kabulüdür ABD'nin. Ama bizim politikacıların güdüklüğünü de hesaplamakta, yani sorunlarını çözememiş, AB'yi dışlamış bir Türkiye'nin istikrara muhtaç bir bölgede istikrarsızlık kaynağı, başlı başına bir sorun olabileceğini de öngörmekte, bu olasılığa da 'Millenium Challenge 2002' türü işgal senaryolarıyla hazırlanmaktadır. Dün, bu senaryonun artık komplo sayılmayacak açık plan ve programını, en ciddi biçimde TSK'nın değerlendirdiğine emin olduğumu yazmıştım. Böyle bir gelişmede, asker elinin armut devşirmeyeceği açıktır. Türkiye, karşısındaki ABD olsa da kolay yutulacak bir lokma değildir. Özellikle bir kara savaşında. Ama ABD, karada yenildiği Vietnam'dan çok ders aldı. Havadan nasıl dövebildiğini Irak'ta, Bosna'da, Kosova'da, Afganistan'da gösterdi ve hatta bazen kazanmak için bile dövüşmediğini, yıkıp dökmekle yetinip kara savaşına girmeyerek kanıtladı. Boğazına kadar borçlu Türkiye'ye bir ambargo bile gerekmez, kredileri kesmek yeter de artar. Irak gibi bombalanan Arjantin olur çıkarız.
Böyle bir açmaza düşmemek, ABD ile çatışma noktasına gelmemek, Türkiye açısından hayati önem taşıyor. Yapabileceğimiz hem çok şey var, hem hiç. ABD'ye karşı ekonomik güç kazanmaya başlayan, orada burada savaş çıkmasından pek de hoşnut olmayan AB'yi müzakereleri başlatarak yanımıza almak, Irak'a bir Amerikan müdahalesine sonuna kadar ve asılarak direnmek, yapmamız gereken çoklar. Bu iki önlemi alamaz, başarıya ulaşamazsak, zaten yapacak HİÇ kalıyor.
Ve ne yazık ki, günbegün, her biri kendi
havasını çalan bu siyasal saz heyetiyle, hızla ikinci opsiyona doğru kayıyoruz.