Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Atatürk’ün gölgesi

Radikal · 9 Ağustos 2002

6 Ağustos 1952 günü, Le Monde gazetesi Maurice Duverger'nin yukarıdaki başlığı taşıyan yorumunu yayımladı. Siyaset bilimcisi, hukukçu ve gazeteci Duverger tam 50 yıl önce, Türkiye hakkında şöyle yazmıştı:

"Ortadoğu'da gerçek bir demokrasi kurmanın tek yolu askeri darbe midir? Kahire'de Necip, Şam'da Şışaklı ve Naim ve başkaları, bir kez daha bu soruyu soruyorlar kendi kendilerine. Hepsinin hayalinde, tüm belleklere doğan Atatürk'ün büyük gölgesi var. Bir parlamento oluşturmak ve serbest seçim sistemi yerleştirmek, elbette demokrasi kurmaya yetmiyor: Cahil halk kitlelerinin hiçbir siyasal bilinç sahibi olmadığı ve geleneksel derebeylerinin dışında yönetici kadrolarının bulunmadığı ülkelerde bu görünüşte demokrasi imgeleri, aslında ikincilerin egemenliğini güçlendirmeye ve birincilerin daha da ezilmesine yarıyor. Ancak bu kapsamda sorunların fazlasıyla hukuksallığından kaynaklanan düzayak kavramları yeniden gözden geçirmek gerek. Çünkü bir diktatörlük bazen demokrasinin başlangıcını oluşturabilir

ve aşamalı özgürlüğe götüren yolu açabilir. Eğer Atatürk, askeri güç kullanarak iktidarı ele geçirmese ve 1923'ten öteye 25 yıl boyunca totaliter olmayan bir tek parti rejimi sürdürülmese; bugün Türkiye devleti, Ortadoğu'daki somut içerikli tek demokrasi olmazdı."

Le Monde gazetesi, 6 Ağustos 2002 tarihli sayısında TBMM'nin AB'ye uyum yasalarını kabul ettiği haberinin yanı sıra, Maurice Duverger'nin 50 yıl önceki bu yazısını da yeniden yayımladı. Kurgu raslantı değildi. Dünyanın sayılı saygın gazetelerinden birini, tutarlılık ve sorumluluk bilinciyle yapan insanlar: "Bakın, Türkiye nereden nereye geldi! Atatürk'ün zor kullanarak yerleştirdiği demokrasi, yeşerdi, serpildi, Avrupa ölçülerine ulaşıyor..." demek istiyorlardı.

Ama 50 yıl önceki bir yorumla 50 yıl sonraki bir haberi buluşturmakla yetiniyor ve sonuç çıkarmayı okura bırakarak, kesin bir yargıya varmaktan da kaçınıyorlardı. Neden?

Çünkü Türkiye belli olmaz, onlar da biliyor, biz de.

Çünkü onlar, Türkiye'nin nereden nereye geldiğini görüyorlar.

Ya biz? Farkında mıyız?

Onlar, yani Avrupalılar nereye gideceğimizi öngöremiyorlar.

Ya biz? Biliyor muyuz?

İnanın bu soruya, "Hayır, bilmiyoruz!" yanıtı çok iyimser, hâlâ umut var olurdu, aziz okur. Ama şahsen, ben bilmekten korkuyorum.

Türkiye'de atılan her olumlu adımın ardından bacakların kırılmasına, düzeltilenin yeniden çarpıtılmasına, yapılan her iyi işin içine edilmesine öylesine alışığız ki!

Ekonomik kriz yenilirken, siyasal kriz patladı. Şimdi siyasal krizin baş sorumlusu Ecevit efendi, ekonomik krizin yenilmesi için en yararlı ve gerekli adamı, Derviş'i yemeye çalışıyor. Başka bir deyişle, karı-koca baş başa verdiler, salt altlarında çürüyen iki kişilik iktidar koltuğu uğruna, Türkiye'yi yeniden ekonomik krizin kollarına atmaya hazırlar. Resmen, açıkça ve hepimizin gözleri önünde, siyaset sahnesinden yok olmaktansa, sahneyi yok etmek peşindeler. Ekonomik krizi siyasal krize tercih etmek, başka türlü açıklanamaz.

Oysa bu çürümüş zihniyetin, Türkiye'yi zehirlediğinin farkında politikacılar da var. Hiçbiri sütten çıkma ak kaşık değil ama anladılar: Erken seçimlerden sağ ya da sol, ama ilerici ve sağlam bir iktidarla çıkmak, bu ülkenin son sivil şansı. Bu şansı kullanmanın tek yolu da, bölünmüş benzerlerin

ittifakı. Partiler arası ittifak olanağı yasal anlamda sağlanmazsa, sonuç açık: Seçimin galipleri AKP ve MHP olacak.

Oysa bu iki parti, lider kadroları ne derse desin, kendilerine oy verecek yığınların hem niceliği, hem niteliği dolayısıyla Türkiye'yi bırakın AB ile bütünleştirmeyi, dünyadan koparacaktır. Daha doğrusu, dünya onların yönettiği bir Türkiye'yi kaderiyle baş başa bırakacaktır. O kadar. Ve bugün, dış kredi musluklarına bağlı olarak yaşayan Türkiye'nin kaderiyle baş başa kalması demek, ne anlama gelir, varın siz hesaplayın.

Ne yazık ki Türkiye, hâlâ siyasal bilinci gelişmeyen cahil kitlelerin demokrasisi. Ya Duverger yanılıyordu ya da Atatürk yeterince uzun yaşamadı.