Hep bana,nah sana
Radikal · 9 Ağustos 2002
Bal tutup parmak yalayan bir avuç azınlık içinde pek çok, ama avucunu yalayan nüfusa oranla pek az Türk, kuşkusuz: "TBMM'nin erken seçim kararını Londra'da shopping yaparken, AB yasalarının kabul edildiğini de Edimbourg'da malt scotch tadarken öğrendim..." diyebilir ve doğrudur. Böylesine varsıl turizmi denir, en yoksul ülkelerde bile yeşerir, büyük servet olmasa bile epeyce para gerektirir.
Peki, "TBMM'nin erken seçim kararını Londra'da opera, AB yasalarının kabul edildiğini de Edimbourg'da tiyatro çıkışında öğrendim..." diyen turistin tanımı nedir? Aydın züppeliği mi? Hayhay, başım üstüne yeri var.
Çünkü yaptım. Önce Fransa'yı İngiltere'ye bağlayan Manş tünelini Eurostar treniyle üç saatte aştım ve Londra'da Mozart'ın Don Giovanni Operası'ndan çıkış-ta, TBMM'nin erken seçim kararını öğrendim. Edimbourg Tiyatro Festivali'nde 24 gün boyunca 'prime time' oynanacak 'Ordinary Miracles'ın ilk temsilinden sonra ise, AB'ye uyum yasalarının
kabul edildiğini.
Londra'da Don Giovanni operasını icra eden Royal Philharmonic Orchestra'sını, bir Türk yönetiyor: Cem Mansur. Edimbourg'daki 'Ordinary Miracles', dünyanın en önemli bu tiyatro festivaline kabul edilen ilk Türk oyunu olup, Lale Mansur ve Kubilay Tunçer tarafından İngilizce oynanıyor, zaten Kubilay Tunçer'in yazdığı bir yapıt.
Cem, uzun yıllar önce Avrupa'ya girdi, dünyanın her yanında orkestra yönetiyor. Lale ve Kubilay'ın 'Olağan Mucizeler'i ise AB'ye uyum yasalarını beklemeden Edimbourg'a kabul edildi, başta Avrupa, her tiyatro kıt'asına aday. Eh, zaten Avrupalı naçiz yazarınıza bir seferde çifte Türk zaferini kutlamaktan kolay ne var? Hele maliyet Paris-Londra gidiş dönüş 79 euro, Londra-Edimbourg 73 euro olunca... Otel parası vermeyip shopping yapmayınca, metro ucuz, müzeler ücretsiz, tabanvay bedava. Burası Avrupa. Daha doğrusu demokrasi. Çünkü demokrasi, yalnız fikir özgürlüğü değil, fırsat eşitliği. Ucuza yolculuk, toplu taşımacılık, keseye uygun eğitim, yani halka açık kültür demektir.
Demokrasi, ister yüksek gelirli olsun, ister düşük, kimsenin boynu bükük BIRAKILMADIĞI bir yaşam lüksüdür! Sahip olanlar, bu lükse 'asgari yaşam stardardı' diyorlar. Oysa Afganlar, Arjantinliler, Filistinliler, Perulular, Bolivyalılar ve Türkiye dahil daha yüzlerce ülkenin milyarlarca nüfusu; en yoksul, en çaresizin bile ortada bırakılmadığı, sokaklarda ölmeye terk edilmediği ve kendilerine verilmeyen bu
'asgari yaşam standardının' pekâlâ 'lüks' olduğunu biliyorlar!
Türkiye, AB'ye uyum yasalarıyla her şeyden önce kendi toplumu için büyük bir adımı ileriye doğru attı. İleriye diyorum, çünkü Türkiye, daha çok ileriye ufacık, geriye kocaman atılan adımlara alışıktır. Ama irade gösterilmiştir, eksikler gedikler zaman içinde giderilebilir.
Ancak... AB'ye uyum yasalarına, dolayısıyla demokratik haklara kesin destek veren işverenlerin, TBMM'de görüşülecek İş Güvencesi Yasası'na karşı çıkmaları bana hiç de demokratik görünmemektedir. Türkiye'nin refahı yalnız patronların azami kazancından değil, çalışanların da asgari kazancını sağlamaktan geçmektedir. Henry Ford'un:
"İşçilerime benim arabalarımı alsınlar diye para veriyorum!" sözü unutulmamalıdır. Eğer reel sektör patronları gerçekten demokratik ortamda iyi para kazanmak istiyorlarsa, işçilerine de insanca yaşayabilecek kadar kazandırmak, satın alma gücünü artırmak ve kendileri işlerini nasıl koruyorlarsa, onların da işçiliklerini korumalarına saygı göstermek zorundadırlar. Demokratik ifade özgürlüğü, hakkını aramak ve savunmak özgürlüğüdür aynı zamanda.
Hep bana, hep bana diyene, günün birinde aç yığınlar 'Nah sana!' deyiverirler. Toplumsal barış, her şeyden önce refahın asgari ama insanca paylaşımından ve iş güvencesinden geçmektedir.