Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Adliyelerimiz ve bakanlarımız

Radikal · 14 Ağustos 2002

Naçiz yazarınız nerede, orada macera, orada heyecan; ömrüm bir yüksek gerilim hattında cambazlık yapmakla geçiyor, bırakın benim hoplayan yüreğimi, sevdiklerim kendilerine yaşattığım çarpıntılardan perişan. Türkiye'ye her gelişimde bir bela savuşturmak zorunda kalıyorum. Arkadaşlarım yalvarıyor, 'Ne olur bir kez de adam gibi gel, sessiz sakin, ağız tadıyla bir can sıkıntısı yaşa!' diye. Ben de istiyorum ama ne mümkün?

Yalnızca bir ay önce, Ankara'da görülmekte olan davalarımdan birinde 9. duruşmaya gelinip hâlâ ifadem alınamadığı gerekçesiyle hakkımda gıyabi tutuklama kararı alındığını öğrendim. Ne kadar hoş bir sürpriz olduğunu düşünün. Ankara'daki davadan sorumlu avukatın, duruşmaya katılmadığı için kendisinin de bir ay sonra haberdar olduğu kararın üstünden aslında iki ay geçmiş ve nur topu gibi heyecan doğurmuştu: Bendeniz vatan topraklarına ayak bastığımda, ifadem alınmak üzere tutuklanacaktım. Nezarethanede gece yatısına kalmamak için doğrudan Ankara'ya ve mesai saati dahilinde varmam gerekiyordu. İyi de, Avrupa'dan kalkan hiçbir uçak Ankara'ya öyle bir saatte vardırmıyordu.

Yana yakıla Köksal hocayı imdada çağırdık. Köksal Bayraktar Hukuk Bürosu, bana çok uğurlu geliyor. Dava kaybetmediğim gibi, hiç gıyabi tutuklama kararı falan da çıkmıyor hakkımda, onlarla. İşe el koydular. Ankara'daki dosya İstanbul'a getirildi. Sonunda 'Tamam, gelebilirsin, ama en geç 15.30'da adliyede olmalıyız!' dediler ve naçiz yazarınız, İstanbul'a en erken saatte varan uçak, bir daha asla binmem dediğim, gecikmeleriyle ünlü Air France'a oldu mu muhtaç? Büyük ye, büyük konuşma demişler ya, işte aynen öyle. Üstelik uçak bir saat rötarla kalktı mı size? Amma ve lakin, bizim elimiz de armut devşirmedi herhalde. Durumu anlattığım Air France uçuş sorumlusu merhametli ve güzel kadın, ya pilotu uyarmıştı ya da rastlantı, o bir saatlik gecikmeyi havada kapatan uçak, saniyesi saniyesine zamanında ulaştı İstanbul'a. Avukatlarımız Köksal hoca ve Şehnaz Yüzer, havaalanında bekliyordu. Yücel Döşemeci, Bağcılar Adliye'sinde nöbetteydi.

Ve naçiz yazarınız, hayatında ilk kez kendisini mühim biri, yani mafya anası, politikacı gibi hissetti ve iki arabalık bir konvoyla Türk adaletine teslim olmaya gitti.

Sonuç olarak, ifadem alındıktan sonra tutukluluk halim kaldırıldı, bugünden öteye yeniden özgürüm ve nihayet, güneşe çıkabileceğim. Çünkü Paris'te tutukluluk yok, ama güneş de yok! Sevgili avukatlarım,

artık dünya ahret dostlarımla adliyeden çıkarken, aklım Bağcılar Adliyesi'de görev yapan yargıç, savcı ve görevlilerde kaldı. Ben sanık olarak kurtuluyordum, oysa onlar, gecekonan bir apartmandan bozma, çam ağacından yontulmuş kürsüleriyle mahkeme salonundan çok saunaya benzeyen, elektrikleri kesildiği için fotokopi çekilemeyen Bağcılar Adliyesi'nde mahsur kalıyor, kan ter içinde, 40 derece sıcaklıkta çalışıyorlardı. Bağcılar'da asıl yargılanması gerekenler, bence bir demokrasi için utanç verici bu binayı 'Adliye Sarayı' olarak kiralayanlar. Atatürk, 'Adalet mülkün temelidir,' derken acaba adaleti temelsiz mülkün kiracısı olarak düşünmüş müydü?

Bazen adliye 'saray'larının, adalet kavramını ve yasaları aşağılamak, hukuku küçümsemek, devleti güçsüz göstermek için özel olarak çirkin, gösterişsiz, hatta çürük ve her türlü konfordan mahrum binalara kurulduğunu düşünüyorum ben. Adliyelere ve adli makamlara layık oldukları yer ve çalışma koşullarını sağlamak yerine gazetecileri yargılatan adalet bakanları da, o adliyelerde dava kaybediyorlar işte. Oysa bugün bakanken bakmadıklarını, yarın sanık olarak görebilirler.