Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Yaralı

Radikal · 21 Ağustos 2002

'Yağmurun adamı ve güzel havaların çocuğu olmak gerekir.'

RENE CHAR

Ölümün yoksul bebeleri menenjit, annelerini loğusa ateşiyle tehdit ettiği bir dünyaya doğdu Rene Char. Bebeyi korumak için, başının üstünde dünya gibi yuvarlak bir inci taşıyan salyangoz bulmak gerekiyordu. Aslında bu inci, damıtılmış bir toprak topuydu. Halkın 'talih taşı' diye adlandırdığı bu inciyi kundağın içine koymak, bebeyi her türlü kötülükten esirgerdi. Rene Char'ın büyükannesi, doğumundan bir süre önce söz konusu nadir inciyi bulmak için salyangoz avına çıktı ve küçük çaplı bir katliam yaptı. İncili salyangoz bulunamadı. Oysa Rene Char, etenesiyle birlikte, yani bir zarla kaplı olarak dünyaya geldi. Rivayete göre, zaten Tanrı tarafından korunmalı, alın yazısı özel, tehlikelerden korkmayan ve özgün insanlar böyle doğarlardı.

İkinci Dünya Savaşı kahramanı ve Fransa'nın en büyük ozanlarından Rene Char, küçükken bir kez dinlediği bu öyküyü 'batıl inanç' örneği diye aktarır. Oysa tam da zarlı doğan çocuklara biçilen bir kaderi yaşamıştır.

Özel insanların doğumlarına değgin bizim kültürümüzde de özgün rivayetler vardır. Alnında bir leke, avucunda kan damlasıyla doğan çocuklar vb. Düşünüyorum da, örneğin Fransız halkının salyangoz incisi taktığı çocuklar, acaba bizim ellerde bokunda boncuk bulunan ya da bulunmayan çocuklar olmasın?

Türkçede 'Bokunda boncuk bulduk!' müjdesinden çok, 'Bokunda boncuk mu bulduk?' sorusunun yinelendiğine bakılırsa, bizim alın yazısı özel, Tanrı tarafından korunmalı kahramanlarımız pek az. Hasbelkader olanları da aşağı çekmekte, vasata indirgemekte, hatta küçültüp kuşa, daha da kötüsü olduğunun tam tersine çevirmekte üstümüze yok. Bir numaralı kurbanımız, Atatürk. Onun gibi yakışıklı, olağanüstü zarif, sıra dışı zevkli bir adamı, en ucube, en kaba, en çirkin, en biçimsiz yüz binlerce heykele dönüştürüp kilometre taşı gibi dikmek, gizli bir nefret, bir yok etmek, küçültmek çabası değil de nedir?

Sakın sevgi ve saygı demeyin bana. Böylesine güzel bir insanı, böylesine ucube, rastgele ve ucuz bir heykel dampingiyle putlaştırmak, ayağa düşürmekten ibarettir.

Londra'nın Trafalgar Meydanı'nda, amiral Nelson'un heykeli, olağanüstü yükseklikte bir kaidenin üstüne oturtulmuştur. Neden? Nelson'un

taş yüzü, varlık nedeni, yaşam amacı, talihi, kahramanlık alanı denizi görsün diye.

Bizim Turgut Reis'in Bodrum'daki büstü ise, yüzü karaya dönük olarak dikilmiştir. Akdeniz'in koca reisi, ölümünden sonra enginlere değil, yüce dağlara bile değil, 'Bedroom'a dönüşmüş bir Bodrum'a bakmaya mahkûmdur.

Büyük, farklı, zeki, çalışkan ve onurlu başarıyı affetmeyen, hele bu özelliklere bir de iyi yüreklilik eklenirse iyice sinir olan bir milletiz biz. Yüceliği değil, cüceliği kollayıp gözetiyoruz. Düz gerçeği çarpıtmakta, akı karalamakta üstümüze yok. Yaşarken ulaşamadığımız, dokunamadığımız insanları, öldükten sonra kendi güdüklüğümüze indirgemek, habis bir haz veriyor geniş genelimize. Herkes, kendisine haksızlık yapıldığına inanıyor, ama kimseyi rahatsız etmiyor başkasının hakkını yemek.

Üstelik, bazen, iyi niyetle yola çıktığına inandığımız kimi müstesna insanlar bile, kendileri gibi iyi niyetli ve müstesna insanları harcamakta beis görmüyor. Tıpkı Kemal Derviş'in, İsmail Cem'i harcadığı gibi. Geçen çarşamba günü, Kemal Derviş ve Deniz Baykal ikilisine umut bağladığım yazıyı yazdığıma pişmanım. Hepinizden özür dilerim. Yanıldım. Kemal Derviş, solu birleştireceğim diye böleceğine, örneğin ANAP'a girip merkez sağdan yana koysaydı ağırlığını, her şey daha dürüst, daha açık ve yararlı olurdu.