Çoğun kısırdöngüsü (2)
Radikal · 4 Ekim 2002
"Baskı doygunluğuna erişildiğinde, mazlum celladına âşık olur."
T.W. ADORNO
Her gün onlarca benzeri yayımlanan iki gazete haberini, kesip sakladım. Biri, Midyatlı 'aşiret çocuğu' Adnan Aydın ile İngiliz hanım gazeteci Vanessa Large'ın yıldırım aşkı evliliğiydi. Üç gün üç gece aşiret düğünü sonrası İngiliz gelin: "Biri kız, ikisi erkek, üç çocuğum olsun istiyorum," biçiminde tuhaf bir açıklama yaparken, damızlık, pardon, damat: "Ben aşiret usulü çocuk istiyorum, 47'ye kadar yolu var..." diyordu. Vanessa Large farkında değil ama, niye bir kız/bir erkek ya da iki kız/bir erkek değil de, bir kız/iki erkek çocuk isteminin altında, İngiliz toplumsal belleğinin nüfus analizi vardı. Genelinde Avrupalı bir çiftin, genç nüfus trendini tutturabilmek için üç çocuk yapması, halen kadın çoğunluk lehine bozulan cinsiyet dengesini yeniden kurmak üzere de ikisinin erkek, birinin kız olması gerekiyor. Yani Vanessa, bilinçaltında İngiliz toplumu için ideal bir prensibi kabullenmiş, çocuk istem 'formunu' bilmeden bu prensibe uygun dolduruyordu. Oysa Midyatlı Adnan Aydın'ın böyle bir gailesi yoktu. Onun kafasında nüfus, sonuçları, falan üstüne düşünen bir belleğin ne toplumsalı vardı, ne de bireyseli. Aşiret çocuğu Aydın, gördüğünü işleyen bir gelenek belleğine itaat ediyordu, o kadar.
Vanessa, tabii ki üç çocuktan fazlasını yapmayacak kocacığına. Çünkü o, kendi düşünme dilinde 'yararlıya' koşullanmış. Elbet kuma da kabul etmeyecek üzerine, dolayısıyla iki-üç yıl sonra ya Adnan yola gelecek, ya Vanessa gidecek, bu açık. Ama çift, ikisi de aşiret belleği taşıyan 'eleman'dan oluşsaydı ailenin gelecek yıllarda neye benzeyeceği, kestiğim ikinci haberde gizli:
Bir işçi ailesinin BEŞ çocuğundan 10 yaşındaki Sercan Yavuz, oksijen tüpü olmadan soluk alamıyordu. Anne, hasta çocuğa bakabilmek için işten çıkmıştı. Dolayısıyla yedi can, babanın işçi maaşıyla geçinmeye çalışıyorlardı. Ve son olarak, oğlunu yaşatabilmek için kredi kartıyla oksijen tüpü alan baba, icraya verilmişti. Tüm aile sefalet içinde ve konu komşunun eline bakıyor, mahkeme kapılarında devlet 'baba'dan 'insaf' istiyorlardı.
Devlet, elbette ki böyle bir durumda vatandaşının yardımına koşmak, sıkıntısını gidermekle yükümlüdür. Birinci görevi de vatandaşına 'insanca' yaşamak koşullarını sağlamaktır zaten. İyi de, olanağı varsa sağlar.
Peki 70 yılda nüfusu BEŞE katlanan bir devletin olanakları herkese yeter mi? Hayır.
Paradoksal görünebilir, ama hegemonya ve baskı, aslında zayıf rejimlerin sistematiğidir. Başka bir deyişle Türkiye, nüfusunu besleyemediği, eğitemediği için baskıcı bir devlettir.
Eğitimsiz nüfus da baskıya alışıktır aslında. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri 'tebaa' geleneği tüm hücrelerine işlemiş, bir türlü 'yurttaşlık' aşamasına geçememiştir. Aile içinde, devlet kapısında gördüğü baskıya rağmen umduğunu bulamayınca; hem de demokratik rejimi kullanarak, daha da baskıcı, daha hegemonik bir yönetim istemektedir!
Sayın hocamız, Prof. Dr. Ünsal Oskay, demokratik yöntemle varılan baskıcı rejim tarihçesini en iyi bilenlerden. Çarşamba günkü yazım üstüne görüşürken, Theodor Wiesengund Adorno'nun 1947 yılında yazdığı 'Aydınlanmanın Diyalektiği' kitabını hatırlattı. Adorno bu kitapta, insanlığın ilerledikçe yücelmek yerine niçin ilkelliğe döndüğünü inceler. Aydınlanmak isteyene hararetle öneririm.
Ben Türkiye çoğunluklarının ilkelleşme sürecini incelemeye, yarın devam edeceğim.