Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Tebaa ve demokrasi (3)

Radikal · 5 Ekim 2002

Yoksulluk aşırı nüfus artışı, aşırı nüfus daha çok yoksulluk demek. Gelişmiş ülkelerde nüfus artışı az, hatta en gelişmişlerde durağanken; gelişmemiş ülkelerde aşırı, en geri kalmışlarda ise rekor düzeyde nüfus artışı bir raslantı değildir. Refah ve bilgi birikimi, ister ailede olsun, ister devlette, insana 'saygı'yı, bireyin varolma hakkını ve çocuğa karşı sorumluluğu da beraberinde getirir. Yoksul ve cahiller ise, sevgi adı altında 'sömürmek' için çocuk yaparlar. 'Allah rızkını verir,' dediklerine bakmayın. 'Niye bu kadar çocuk yaptın' sorusuna, hemen hepsinin yanıtı: 'Yaşlılığımda baksınlar' diyedir. Oysa yaşlanmayı beklemeden sömürürler minicik bebeleri. Kırsalda okul, ailelerin karabasanıdır. Çünkü okula giden çocuk, tarlada çalışmaz, hayvan güdemez, inek sağamaz. Çocuğu okula zorlayan devletle işe koşmak isteyen aile sürekli bir çatışma içindedir. Kente göçte çırak diye verir, ezer ve ezdirirler. Çırak çıkamazsa sokağa salarlar, onu bunu sattırırlar. Çocuğun çocukluğa hakkı yoktur. Çocuğa saygı yoktur. Geleceğine karşı sorumluluk yoktur. Hatta belki ölür diye, birinin ardından iki tane de yedek yapılır. İşgücü potansiyelini düşürmemek için. Bu öyle bir kısırdöngü, binlerce yıllık bir alışkanlık ve gelenek ve görenektir ki, çocuğuna karşı sorumluluk duyan,

okutmak, yetiştirmek isteyen aile bile, bakamayacağı sayıda çocuk yapmaktan alıkoyamaz içgüdüsünü.

Oysa denklemi bir devlet organizasyonu içinde incelediğimizde, aşırı nüfusu besleyip eğitemeyen sistem ne çocuğa, ne erişkine insanca yaşamın altyapısını sağlayamadığı gibi; kalabalığın zaten kişiliği boğduğu toplumu, davar güder gibi hot-zotla yönetmek zorunda kalır.

Baskıcı devlet ve bastırılan toplumda da bireyin, yani insan yaşamının değeri yoktur. Ölen ölür, kalan sağlar gütmeyi bilenindir. Baskıya alıştırılmış kalabalıkları gütmek için de iki yöntem vardır yalnızca: Emir ya da iman kullanmak.

Türkiye, vasıfsız kalabalıklarını gütmek için her ikisini de kullandı. Hem de Osmanlı'dan bu yana. Demokrasiye geçişte ise, önce emre karşı iman, iman azdığında emirle dengelemeye çalıştı. Bugün gelinen noktada yine emir imana karşı ya da tersi. Çünkü Türkiye'nin yönetimine talip olanlar, yurttaş bilincine erişmemiş çoğunluğun başına demokratik seçimle geçebilmek için, tebaaın seküler güdülerine taviz verdiler. Yasaları çiğnettiler. Rüşvet dağıttılar. Haksız, vergisiz ve kolay kazanca göz yumdular. Cumhuriyet değerleri, demokrasi bilinci, yurttaşlık ahlakının yerine, imam okulları aracılığıyla değer, bilinç ve ahlakı, dinsel tabulara koşulladılar.

Dinci Tayyip Erdoğan, tüm popülistler gibi kendi hesabında: 'Çoğalın, çoğalın!' demekte haklıdır. Başıboş nüfus artışı, yeni bir çoğunluk yarattı Türkiye'de. Rüşvete, hırsızlığa idmanlı, yasal ahlakı olmayan, hatta dinin özüne saygısız bir Müslüman tebaa. Kendine benzeyeni seçen, kendisine benzeyen de devlet adamı olamadığı için ülkeyi batıran bir tebaa.

Seçenler seçilenlere, seçilenler seçenlere peşkeş çeke çeke, ortada paylaşılacak fazla ganimet kalmayınca, bu tebaa yeni bir 'efendi' arıyor. Ekonominin düzelmesini değil, kıyısından köşesinden eskisi gibi pay alabileceği bir rant sistemini şavulluyor. Daha çok özgürlük değil, kendine benzemeyenin özgürlüğünü kısıtlayacak bir 'sahip' istiyor. Hep böyleydi, hiç değişmedi zaten. Liderlerin ayaklarına yüz sürmeler, el öpmeler, secde etmeler, kurban kesmeler hep bu tebaa güdüsüydü.

İran gibi baskı doygunluğuna erişmeden, bu tebaaın yurttaş olacağı yok.

Ama bu gidişin dönüşü de yok.