Okul gemisi kadınlar
Radikal · 6 Ekim 2002
"Aşkın topluma ve erkeğin bireysel mutluluğuna zararlı olduğuna inanıyorum. İnanıyorum ki aşk, hazdan çok acı veriyor."
Napolyon BONAPARTE
Aşk öğrenilir mi? Eğitilebilir mi, insanı insan yapan en muhteşem duygu? Ölçüye vurulabilir mi, zapta rapta gelir mi, işlenebilir mi? Cinselliğin evet, idmanı vardır, deneyimi vardır, düşünsel ve bilimsel taktikleri, hatta dopingi bile yapılabilir. Ama aşkın? Cinsellikle hiç ilgisi olmayan, tarihte insanoğlu iki ayağı üzerine kalkıp yürüdüğünden beri ilkelliği, coşkusu evrim geçirmeden süren tek duygu, karşı durulmaz çekim hali, uğrunda ölünen, öldürülen sevda nasıl dizginlenir ki? Bilmiyorum. Tıpkı, cinselliğin nerede bitip aşkın başladığını ya da tersi, ayırt edemediğim gibi.
Brezilya'da, genç ve toy erkeklerin kucağında aşkı öğrendiği orta yaşlı kadınlara: 'Okul Gemisi' diyorlar. Rio de Janeiro'lu antropolog, yazar ve Brezilya Devlet Arşivleri'nin yakıcı esmer güzeli müdiresi, arkadaşım Mary Del Priore, bir gün: "Oğlum okul gemisine bindi!" dediğinde anlamamış, açıklayınca kahkahalara boğulmuştum. Yıllar geçtikçe 'kıs kıs' gülüyorum artık.
Meğer 'okul gemisi'ne binen ünlü erkekler, katar katarmış, bazıları hızını alamayıp donanma kurmuş zaten. Örneğin Napolyon Bonaparte. Fransızların gelmiş geçmiş en büyük tarihi şahsiyeti bu zat, aşk denizlerindeki eğitimine 16 yaşında ve kendisinden 20 yaş büyük bir okul gemisiyle başlamış: Caroline du Colombier. Kendi deyişine göre, çok masum bir ilişkileri varmış, 'Birlikte kiraz toplar' ve yerlermiş. Daha sonra genç
ticaret filolarında kazandığı deneyime rağmen, bir ara, parasızlıktan 60 yaşındaki milyoner bir okul gemisine kaptan olmayı ciddi biçimde düşünmüş, ama yine altı yaş büyüğü çapkın Josephine'de karar kılmış Napolyon. Ne hata!
Çünkü Josephine'e âşık olduğu sırada 'topçu' yüzbaşısı Napolyon, inanılmaz bir hızla yemek yer, masadan beş dakikada kalkar, ne yazık ki yatakta geçirdiği süreyi de yemek süratine ayarlarmış.
Ama kadınlar, hem de onlarcası, yine de âşık olmuşlar kendilerini cinsel anlamda pek de tatmin edemeyen bu küçük adama.
Görmüş geçirmiş ve evliliği sırasında bile sevgilileri tespih gibi dizmeyi bitirmemiş Josephine, imparator zevciyle sorununu şu satırlarla anlatıyor:
"Bana olan aşkını inanılmaması, kapılınmaması olanaksız bir tutkuyla dile getirirdi. Ama hoşuma gitmesi gereken bu tutku, tam da teslimiyete hazır olduğum bir sırada bütün ateşimi söndürüyordu. Çünkü aklıma, artık genç olmadığım, İmparatorun bir delilik krizine benzeyen bu şiddetli aşkını daha ne kadar muhafaza edebileceğim sorusu takılıyordu."
Kendisi 24 yaşında bir teğmenken, komutanı olan General Carteaux'nun 32 yaşındaki karısı Caroline başta, Josephine ve daha pek çok okul gemisiyle çıktığı seferlerde, Napolyon'un aşk babında ne öğrendiği meçhul. Ama en azından girizgâhı uzattığını, en uzun süreli genç sevgilisi, on yedi yaşında tanıdığı tiyatro oyuncusu Matmazel Mars'tan öğreniyoruz:
"Tuvaletimin tüm düğmelerini tek tek çözerdi. Öylesine sevimli bir hizmetçi taklidi yapardı ki, hayır diyemezdim. Hoşuma gitmek için küçük bir çocuk gibi davranan böyle bir erkeğe direnmek mümkün mü?"
Kadınların Napolyon'dan cinsel anlamda hiç hoşnut kalmadıkları gün gibi açık. Ancak işin sırrı, Matmazel Mars'ın sözündeki 'böyle bir erkek' tanımında gizli. Napolyon'un nasıl bir erkek olduğunu, kendisi öldükten yıllar sonra yine bir Bonaparte, Kral Jerome'un metresi olan Matmazel Mars seksen yaşına geldiğinde açıklıyor:
"Jerome'a şöyle bir yürü, önümde dur, biraz O'nu görür gibi oluyorum, derdim." O, Napolyon'du.
Aşk uzmanı Stendhal, çirkin nitelediği Napolyon'un kadınları karanlık ve sabit, 'İtalyan usulü' bakışlarıyla büyülediğini yazar ve: "Kuşkusuz bu bakışların ateşli bir tutku olduğunu sanıyorlardı" der.
Ben de kadınların gözden kalbe tutuştuğunu sanıyorum.
Okul gemilerinin ise yanmayı bile göze aldıklarını.