Mantık savaşları
Radikal · 16 Ekim 2002
"Savaş, toprağın kendisine insan eti ziyafeti
çektiği zamandır."
MENÇİUS (İ.Ö. 4. yüzyıl)
Dünyamız son 50 yılda birkaç kez nükleer bir savaşın, yani küresel anlamda insanlığın sonu olabilecek savaşın eşiğinden döndü. Eşik sözünün anlamını tümüyle hak ettiği en büyük kriz ise, tabii ki ABD ile SSCB arasında tırmanan 1962 Küba kriziydi. Rusların Küba'ya 'gizlice' yerleştirdiği nükleer başlıklı misillerin Amerikalılar tarafından fark edilmesiyle başladı. Aslında ne Kennedy savaş istiyordu ne de Kruşçev. Ama iki süper güç arasındaki sürtüşmede, Kübalıların misillerin sahibi Moskova'nın izni olmadan CIA'in U2 tipi bir casus uçağını düşürmesinden sonra öyle bir noktaya gelindi ki, nükleer bir dünya savaşı artık an sorunuydu. Gerçekten 'an' sorunu.
Kriz, geriye sayımın sıfıra yaklaştığı gece, ABD başkanının kardeşi ve danışmanı Robert Kennedy'nin sabaha karşı görüşmeye çağırdığı SSCB diplomatı Fomin'e önerdiği bir anlaşmayla çözüldü: Ruslar ABD'ye karşı Küba'ya yerleştirdikleri nükleer füzeleri 'açıkca' sökerken, Amerikalılar da SSCB'ye karşı Türkiye'ye yerleştirdikleri Jüpiter füzelerini 'gizlice' kaldıracak, ama Küba'yı (1961'de olduğu gibi) bir daha işgale kalkışmayacağını alenen ilan edecekti. Ama çözüm önerisinden saatler sonra haberdar olabilen Kruşçev'in ABD'ye olumlu yanıtını dönemin kıtalararası biricik hızlı iletişim aracı telgrafla vermeye zaman kalmamıştı. Komünist Parti Genel Sekreteri'nin el yazısıyla hazırlanan bir mektup, radyodan okunacaktı. Kremlin Sarayı'ndan fırlayan bir limuzin, Moskova sokaklarını füze gibi katedip radyo binasının önünde durdu. Mektubu taşıyan kurye binanın merdivenlerini soluk soluğa tırmanıp asansöre bindi, dördüncü katın düğmesine bastı.. ancak asansör bozuldu ve kurye, iki kat arasında mahsur kaldı. Asansörü çevreleyen demir parmaklıklardan dışarı uzatmayı başardığı mektup, kendisi içeride kurtarılmayı beklerken yayımlandı.
Eğer asansör açık bir kafeste değil de beton bir yuva içinde ve yekpare kapılı olsa, dünya savaşı çıkacaktı.
İnsanlığın kaderi, böylesi pamuk ipliğine bağlanır bazen.
Halen Türkiye'yi içine alan bölgenin kaderi de bir fitile bağlanıyor. Fitilin boyu belli, ancak dibi belli değil. Nerede patlayacağı biliniyor, ancak nereleri tutuşturacağı, hangi boyuta sıçrayacağı, ne kadar yer yakacağı kimse tarafından öngörülemiyor, öngörülemez.
Çünkü...
Daha düne değin iki süper güç vardı ve ne kadar itişip kakışsalar da, aynı savaş mantığını güdüyorlardı. Oysa şimdi, ABD tek kaldı bu mantığı yürütmekte. Karşısında neyi, nerede, ne zaman ve hangi yöntemleri kullanarak vuracağı kesinlikle hesap edilemeyen, öngörülemeyen, MANTIĞA SIĞMAYAN dağınık bir hayaletler ordusu. Görünen bölümüne El Kaide deniliyor. Afganistan'da dağıtıldı, yeniden yapılandı. Gaz gibi sıkıştırılıyor, avlanamıyor. Her yere sızabiliyor, istediği yerde suikast düzenleyebiliyor.
Ve El Kaide'yi vuramayan, Afganistan'da hepi topu 2 bin Taliban avlayabilen ABD, Irak'ı bombalamaya hazırlanıyor. Tek başına kaldığı için de son numarası, savaşı Türkiye'ye çıkarttırmak. Türkiye'yi, Kuzey
Irak'taki Kürtlere gaz verip kışkırtıyor, Türkiye saldırınca, kendisi de 'barışı' sağlamak ve Saddam'ı tepelemek için girecek. Oysa asıl 'ivedi' düşman, zamanında Kruşçev gibi düşünen, dolayısıyla düzenli ordu savaşında Bush'la aynı mantığı yürüten Saddam değil, hiçbir mantığa vurulamayan radikal İslamcı terör. Irak savaşı patladığı andan öteye, 'dolaylı hedef' denilen dar kapsamlı alanlarda, ama dünyanın her yanını kana bulayacak olan hayaletler ordusunun mevcudu da artacak, saldırıları da. Bir an gelir, görünmez düşmanla başa çıkamayan düzenli ordular hınçlarını, düşmanın masum akrabalarından çıkarırlar. Bu iş, bu Bush kafası ve bu hızla bir din savaşına doğru gider.
Bari Ankara'daki hormon mostrası, yediğine çanak tutmasa.