Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

insanlar okudukça

Milliyet · 20 Ekim 2002

Paris'in Rennes Caddesi. İnsan yaratıcılığına dair ne varsa okumak, görmek ve dinlemek vurgunlarının uğramadan geçmediği adres, FNAC. Dev bir kültürevi olarak tanımlanabilir. Binlerce yazılı, görsel ve dinleti ürününün sergilenip satıldığı kat kat mekanda, insanlar birbirinin üstünden "Adam"ı görmeye çalışıyorlar. Adam, 87 yaşında ince uzun bir abide. Yaşayan efsane. Arthur Miller. Fransız başkentinde bir oyunu sergileniyor: "Mr. Peters'in Şaşkınlığı". Mr. Peters, tıpkı yaratıcısı Arthur Miller gibi ömrünün batımında. Caz konseri verilen bir büyük salonun labirentinde, yaşamından geçen canlılar ve ölülerle karşılaşıyor. Belli ki son perdeden önce, kendisiyle hesaplaşıyor. Arthur Miller, Avrupa'ya nadir gelebiliyor artık. Ama seviyor Fransa'yı. Zarif zayıf gövdesini oyunun prömiyeri için sürüklemiş Paris'e işte. Fırsattan istifade FNAC'ta kitaplarını imzalıyor, hayranlarıyla söyleşiyor. Flaşlar patlıyor, gazeteciler öbek öbek çevresinde. Çok akıllı olmayan birisi, "MM'yi sevdiniz mi gerçekten?" diyor. Çınar gibi uzun, kaplumbağa kadar yaşlı efsane önce şaşırıyor: "MM mi?" Marilyn Monroe tabii, denince bıkkın, yanıtlıyor: "Bir zamanlar Marilyn Monroe ile yaşadığımı hatırlayan bir siz kaldınız vallahi..."

Derken iyice aptal, iyice duyarsız biri, belki de kötü yürekli, 87 yaşında ve yalnızca sekiz ay önce hayatının kadını Inge Morath'ı yitirmiş adama en sorulmayacak soruyu soruyor: "Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Arthur Miller'in gazetecilerden arta kalan çevresini saran okurları yerin dibine batıyor, benim içimden: "Seninkini!" diye bağırmak geçiyor avaz avaz ama o güzel adamın, Salem'in büyücüsü, Misfits'in vahşi atı, "Köprüden Görünüş"ün gözleri yaşardı birden, ağlamaya başladı koca Arthur Miller. Sesi çıktığında bir çocuğun çaresiz tazeliğinde, "Bunu bana niye soruyorsunuz?" diyebildi. "Karım henüz yanı başımda, her gün omzumda!" Yerinden sendeleyerek kalktı, artık hıçkırarak ağlıyordu. Yetişen organizatörler bir süre bir odada dinlendirdiler maestroyu. Sonra çıkıp gitti, Paris'in alaca karanlığında kayboldu Arthur Miller. İmza bitmişti. Kitaplar bekleyebilirdi. Ama ölüm... Inge Murath dünya fotoğraf sanatının en büyüklerindendi.

Frankfurt Kitap Fuarı'nı geziyorum ertesi gün. Ufak bir kent kadar büyük alanda dikiliyor yüzbinlerce kitap. Kitap. Kitap. Üstüme üstüme geliyorlar, değmeden eziyor tarih öncesi yazıtlar gibi yükselen kitap duvarları. Ne kadar çok yazıyor insanlar, ne kadar çok okuyorlar. Yazmak mı ölüme meydan okumak, yoksa okumak mı? Bilmiyorum. Arthur Miller'le birlikte geziyorum gelecek tarihin yazıtlarını, o bilmiyor ama yanı başımda, omzumda hıçkırıkları.

Onu kitapların arasında dolaşırken hayal ediyorum. Acaba ezilir miydi benim kadar? O kitaplardan bir tahtın üstüne kurulacak kadar çok ve güzel yazdı. Acaba en sevdiğini, Inge'sini alıp giden ölüm, kendisini unutacak mı?

Silkinip gerçeğe dönüyorum. Miller büyük, Mine küçük. Belki de küçükler için daha ulaşılabilirdir mutluluk. Avunmak daha kolay, daha kolay değil midir miniminnacık sevinçlerle?

O dev adamı bırakıp kendimi sevmeye karar veriyorum birazcık. Frankfurt Kitap Fuarı'na ikinci kez davetliyim örneğin. TÜYAP yine güzel bir Türkiye yaratmış. Yabancı dilde basılmış Türk yazarlarının öne çıkarıldığı bu yılki sergide iki kitabımla ben de varım, düşünüyorum öyleyse! Dost yazarların her kelamından alınacak bir ders, duygulanacak, dolayısıyla tarihe düşülmesi gereken bir anı var. Çetin Öner ve Deniz Kavukçuoğlu'ndan paramparça bir geleceğin ortak geçmişini öğrendim, bir gecede. Demek ki yazılacaklar bitmedi. Yaşamak için henüz neden var.

[Fotoğraf altyazısı: Miller ağlamaya başladı. Sonra çıkıp gitti... Kitaplar bekleyebilirdi. Ama ölüm... Fotoğraf: İBRAHİM ÖĞRETMEN]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1