Provakasyon
Radikal · 2 Kasım 2002
Sohbette tahrik, yani provokasyona bayılırım. Söyleşiye ayrı bir lezzet, bambaşka bir heyecan katar. Tabii salaklar tarafından salakça değil,
akıllı insanlar tarafından ve zekice yapıldığı zaman. Bugüne değin dinlediğim en zarif provokasyon, Mustafa Kemal Atatürk'e atfedilen bir öyküdür.
Türk ordularının 9 Eylül'deki kesin zaferinden sonra İzmir'e gelen Mustafa Kemal, bir akşam Kordonboyu'nda yemek yemektedir. Gün batımına karşı nefis bir çilingir sofrası kurulmuştur Gazi için. Lokantanın Rum garsonu, büyük bir ihtimamla hizmet etmektedir. Türk ordularının muzaffer komutanına. Mustafa Kemal bir ara Rum garsonu yanına çağırıp sorar:
"Söyle bakalım, general Trikopis sizin buraya gelip rakı içti mi?"
"İçmedi, Paşam!"
"KordonbBoyu'nda denize karşı gün batımını seyretti mi hiç?"
"Seyretmedi, Paşam!", diye boynunu bükünce garson, Mustafa Kemal yanıtı olmayan sorusunu patlatır: "Denize karşı rakı içmeyen, günbatımını seyretmeyen Trikopis'in ne işi vardı öyleyse İzmir'de?"
Yine bugüne değin duyduğum en müthiş provokasyon ise, yine Mustafa Kemal'e değinen ama, çok ünlü bir Yunanlı tarafından söylenmiş bir sözdür.
Zozo Dalmas, Yunanistan'da Anadolu havaları söyleyen en tanınmış rebetiko şarkıcısıdır. Kurtuluş Savaşı'ndan yıllar sonra bile, doğru ya da yanlış, kendisinin bir zamanlar İzmir'de Mustafa Kemal'in sevgilisi olduğu anlatılmaktadır. Ölümünden bir süre önce, Atina'da Zozo Dalmas'la röportaj yapan bir gazeteci, şarkıcıya bu ilişki hakkında terbiyesizce bir soru yöneltir. Bıçkın Rum dilberi Zozo, cevabı yapıştırır:
"Evet, İzmir yanarken ben Kemal'in koynundaydım. Zaten İzmir'i de benim yüzümden geri aldı! Var mı diyeceğiniz!"
Gazete ertesi gün bu sözleri manşetten yayımlar. Ancak tüm kinlerine ve koyu milliyetçiliklerine karşın Yunan halkı, çok sevdiği Anadolu Rumu, şarkıcı Zozo Dalmas'ı bu sözlerden dolayı linç etmez. Ve Zozo, 15 yıl önce, yaşlılıktan, rahat yatağında ölür.
Tüm ülkelerin büyük tarihleri, hem büyük provokatör, hem de devlet adamı olabilenlerce yazılmıştır. Atatürk, Churchill, general de Gaulle gibi insanlar hakkında yazılan binlerce kitap dışında, bir o kadar da tadına doyulmaz öykü ve fıkra olması rastlantı değildir.
Yukarıdaki satırları 1997 yılında yazmışım.
Provokasyon var, provokasyon var.
Geçen gece Fenerbahçe ile Panathinaikos maçında, ağır yağlı bir yemek yemişcesine midemi bulandıran, yüreğimi sıkıştıran çirkinlikleri dinlerken; insanlık düzeyinin, yaşama değin her şeyin, provokasyon dediğimiz kışkırtma eyleminin bile kalitesini belirlediğini düşündüm. Yücelerin provokasyonları, hoş öyküler olarak anlatılabiliyor üzerinden yıllar geçse de; cücelerin provokasyonları ise olanca çirkinliklerini bir pislik gibi yapıştırıyorlar tarihe. İşin kötüsü, niteliksiz yığınların aşağılık provokasyonları toplumsal dip duyguları da ortaya koyuyor. Son yıllarda Türk-Yunan dostluğu için çaba harcayan iyi niyetli insanların umutları, Saracoğlu Stadyumu'nda tümüyle kırılmasa da hırpalandı, lekelendi. Diyorlar ki suç, Yunanlı 'holigan'lardaydı. Herhalde doğrudur. Türk taraftarları kışkırtmak için, başta bayrak yakmak her türlü provokasyonu yapmışlar. İyi de, Türkler acaba Fatih afişini gerçekten Yunanlıların bu rezilliklerinden sonra mı asmayı düşündüler, yoksa önceden mi hazırlamışlardı? Çünkü söz konusu afiş de çirkin olmaktan öte aşağılık bir provokasyondu. Eğer Yunanlıların rezilliklerinden önce öngörüldüyse bu afiş, demek ki iki taraf da aynı düzeysizlikte.
Subject bölümüne çengel içinde [okur] logosu eklenmeyen mesajlar ulaşmaz.