Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Ön ve arka yargı

Radikal · 8 Kasım 2002

Yıl 1994. Yer, Fransa'nın Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee'den 10 kat daha görkemli Paris Belediyesi Kent Sarayı (Hotel de Ville)'nın büyük balo salonu. Jacques Chirac, henüz cumhurbaşkanı değil, Paris Belediye Başkanı olarak tüm dünya metropollerinin belediye başkanlarını üç gün sürecek bir şehircilik sempozyumu için Kent Sarayı'nda ağırlıyor. Konuklar arasında elbette Türkiye'nin megapolü İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da var. Toplantının ilk günü verilen şatafatlı öğle yemeğinde Erdoğan ve ekibine ayrılan masada dört Türk gazetecisi de yer alıyor. Biri naçiz yazarınız. Önümüzde her yemekle içilecek ayrı şarap için üç ayrı kadeh ve cafcaflı bir mönü kartonu duruyor. Şarapları halletmek kolay. Erdoğan ekibi ve iki gazeteci, portakal suyu istiyor. Masadaki iki KADIN gazeteci de şarap. Ama mönüde, 'galantine de legumes' (Sebze Jölesi)

'estouffade a l'Arlesienne' (Arles usulü buğulama) gibi Fransız ukalalıkları var, Yaradan'ın hangi mamulatıdır, helal midir, murdar mıdır, belli değil. Erdoğan ve ekibinde fısıltılı bir telaş. Mönü uzun uzun inceleniyor, tabii ki 'emin' olunamıyor. Sonuçta Erdoğan ve ekibi, kesinlikle sebze olduğuna kanaat getirdikleri 'antre' ile portakallı pastadan oluşan 'sorti'yi yiyip, 'Vallahi kuzu eti!' diye temin ettiğimiz ana yemeği es geçiyorlar. Aslında Fransızlar böyle bir günde asla domuz eti vermezler, konuklar arasında pek çok Müslüman var, ama Erdoğan'ı inandıramıyoruz. Yemeğin başında böyle bir tartışma, ister istemez dindarlığa ve yasaklarına odaklıyor sohbeti. Hangi soruya yanıttı unuttum, ama biri şarap, diğeri portakal suyu içen iki gazeteci arkadaş:

'Elhamdüllillah ben de Müslümanım, AMA...' diye başlayan, o yıllarda çok duyulan bir savunmaya geçiyorlar. Ben de oldum olası, aynı zamanda

'Elhamdüllillah laikiz, AMA...' anlamına gelen bu tür girizgâhlara takıntılıyımdır. "Ben dinsizim, Tayyip bey!" diyorum. Olumlu olumsuz hiçbir tepki vermiyor, ancak damdan düşer gibi, Fransa'da 'laiklik'ten ne anlaşıldığını soruyor. Kendisine, Türkiye'de din ve devlet işlerinin ayrılığı diye tanımlanan laikliğin bile uygulanmadığının altını çizerek, Fransa'daki laikliğin 'öteki' anlamını söylüyorum: "Herhangi bir din ya da inanca ait olmak ve değiştirmek özgürlüğü kadar, sapmak ve reddetmek özgürlüğünü içeren bireysellik hakkıdır." Jean Bauberot'nun tanımı bu sözler. Tayyip Erdoğan, "Yani," diyor, "Laik, aynı zamanda dinsiz anlamına da mı geliyor?" Yanıtım, evet. Çünkü laikliğin çıkışında, dinsiz fikir adamlarının Katolik Kilise'sine karşı verdikleri uzun bir savaş var ve laik zaferin adı: 'dinden arındırılmış' bir devlet organizasyonu.

Tayyip Erdoğan, "Ben de bunu duymak istiyordum," diyor gizemli bir gülümseyişle. Duyduğundan neyi anladığı bilinmez, ama dinsiz ve laik kavramlarının birlikte anılabileceği gerçeği, 1994 yılında hoşuna gidiyor, belli.

Yıl 2002. Recep Tayyip Erdoğan ve partisi, tek başına iktidar. Pekâlâ, pek güzel. Çünkü Türkiye'nin 79 yıl önce tepeden inip, 50 yıldır ucundan bucağından kemirilen bir laiklikle olduğu kadar, popülist politikalarla da hesaplaşma zamanı geldi. Zorla güzellik olmuyor. Bu hesaplaşma sırasında Erdoğan ve partisi olduğu kadar, Türk toplumu da 'gerçek' içini dökecek. Erdoğan, ilk iftarı bir yoksul evinde açmaya, ama onlarca televizyon kamerası eşliğinde giderek hem laiklik, hem de popülizm açısından ilk startı verdi. 21. yüzyılda kimlerin yönetiminde ve nasıl yaşayacağına da toplum karar verecek.