Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Alageyik sokağı

Radikal · 24 Kasım 2002

Sıcak denizlerin güneşe açan narin çiçeklerini, soğuk denizlerin bereketli

ama donuk topraklarında açtıramazsınız. İllaki yaşatacaksanız, onu sera içinde korumak, ufkunu kapatmak, yani 'tutsak' almak zorundasınızdır. Ve açtırdığınız çiçekler, verdiğiniz tüm emeklere karşın kokusuz olacaktır.

Doğduğu ülkenin ancak yirmi baharını yaşayan, soluduğu hava, beslendiği topraktan koparılıp, tam otuz yıl boyunca yabancı kentlerin yabancı sokaklarında köksüz gölgesini gezdiren bir adam, nasıl aynı kalır, kokulu çiçekler açar ve kime sunabilir, hangi topraklara serpebilir ki tohumlarını?

"İnsan iki kez ölür," derler, "Birincisinde vücut, ikincisinde son insan son kez onun adını andığında." İşte ölümsüzlüğün sırrı budur: unutmamak, unutturmamak ve unutulmamak.

Deniz Kavukçuoğlu, doğduğu toprakların yirmi baharını, sürgünde geçirdiği otuz kışa karşın her an hatırladığı, hiç unutmadığı için kurumadı çiçekleri, sönmedi yaşam sevinci. Elbette bir kültür adamı Deniz.

İstanbul'a dönemediği bir ömür sayılacak uzunluktaki hasret yıllarında Tübingen, Heidelberg, Nürnberg, Hamburg kürsülerinde biçimlendi. Ama özüne sahip çıkılamadı. Çünkü onun belleği su geçirmedi, yaban kokusu sızdırmadı gönlünü ve beynini bıraktığı ülkesinin kültürüne. Ve nihayet 1993 yılında dönebildiği Türkiye'de, Deniz Kavukçuoğlu, herkesin unuttuğunu hatırlıyordu. Iskaladığını görüyor, düşünmediğini düşünüyor... Ve yazıyordu. Hem de çok güzel bir Türkçeyle. Cumhuriyet gazetesinde, kitaplarda.

'Alageyik Sokağı Bir Liman mıydı?' (Doğan Kitap, 2002), Deniz Kavukçuoğlu'nun geçmişini unutan İstanbul'a, İstanbul'u anlattığı ve bu mücevher kentin ırzına geçmekle yetinip asla 'ruhuna sahip olamayacak' zorbaların hiç bilmeyeceği, anlamayacağı ve zaten merak da etmediği değerini, perde inmiş gözümüze, körelmiş belleğimize sokan bir kitap. İnsanların yalnız benliklerini, kentlerini değil, dillerini bile unuttuğu bir soysuzluk girdabında, bir güzel Türkçe ziyafeti, bir iç müzik, sessiz bir hatıralar senfonisi.

Alageyik Sokağı, bir liman, evet. Uğradığı tüm ihanetlere ve soysuzlaşma sürecine rağmen; her dönüşte bir palamarımız daha açıkta kalsa, demirimiz tarasa, hatta artık demir bile atamasak da, uzaktan bile olsa uğramadan, görmeden yapamadığımız, çürümüş kokularını bile içimize çekmeden yaşayamadığımız, ana liman: Her şeye rağmen bile, bile, bile... İstanbul.

Kitabı okurken yazara gıpta ettim. Neler anımsamıyor ki? Benim unuttuğum tüm ayrıntıları, her şeyi saklamış, bir bir çıkarıyor zulasından. Kitap kitap değil, Kırkharamiler mağarası! Zaten yazar da bir harami. Aykırı sokakların aykırı bir çocuğu. En çarpıcı özelliği de, vefası. Tek bir arkadaşını ve dostunu unutmamış Deniz Kavukçuoğlu. O aykırı çocuklar arasında ben de kendi dostlarımı buldum: Avusturya Lisesi Tarih Öğretmeni, bana bile yetişip bir şeyler öğreten Rahşan hanımın yokluğunda, evi annesinin 'kız kapatan' öğrencilerinin hizmetine sunan, bıçkın İstanbul delikanlısı, hınzır Ali Sirmen'i, örneğin. Örneğin, sarhoş arkadaşını sırtında tavan arasına taşıyıp, çamaşırlığa saklayan 'koyun' Mehmet, büyük tiyatrocu, dostum Mehmet Ulusoy'u.

Ve bilmediklerimi: Bir erkeğin, saatlerce dans ettiği kızın takma kollu olduğunu görmeyebileceğini. Kız soyunurken takma kolunu çıkarıp masaya koyunca yataktan kaçan, sonra kendisini o kızla birlikte büyük bir aşk yaşamak zorunda hisseden... Ve yıllar geçip intihar gibi bir kazada ölürken, bir bacağının kopmuş olduğu görülen Haluk'u, tanıdım Alageyik Sokağı'nda.

Burnumda hep o liman kokusu.