Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Ak niyet, kara kısmet

Radikal · 27 Kasım 2002

12 Aralık Kopenhag zirvesi öncesi AB'yi ikna turuna çıkan Recep Tayyip Erdoğan, bu akşam Paris'te Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'la görüşecek. Türkiye, Cumhurbaşkanı, Başbakan'ı, iktidar ve muhalefet partilerinin liderleri, sivil toplum örgütleriyle el ele AB'ye bastırıyor ve üyelik için hiç olmazsa görüşme tarihi almaya çalışıyor. Pek iyi ve gerekeni yapıyor. Ancak, şahsen çok güvendiğim Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le, pek de güvenmediğim AKP lideri Erdoğan'ın, görüştükleri Avrupalı liderler hakkındaki sezgileri farklı. Sezer, 'Samimi değiller,' diyor. Erdoğan ise, 'Samimiler.'

Naçizane bencileyin, geçerli doğru, Cumhurbaşkanı'nın saptaması. AKP liderinin ise 'dün', yani Türkiye'deki seçimler öncesi için doğruydu. AB üyeleri, dün samimiydiler. Bugün, 'diplomasi' yapıyorlar. Diplomasi, içtenlik ilmi değildir.

Seçimlerden önce, AB ülkeleri çok net bir mesaj verdiler Türkiye'ye:

'Sonuçları bekliyoruz!' Sorarım size, demokratik geleneğiyle güven veren, ne olacağından kuşku duyulmayan, üstelik resmen aday bir ülkeye, giriş bile değil, 'fi' bir görüşme tarihi verip vermemek kararı için seçim sonuçları beklenir mi? AB'nin 'Sonuçları bekliyoruz' tavrı bile, Türkiye'nin demokratik yapısından ve bu yapının 'her an altüst olabilir' oynaklığından duyulan kuşkuyu içeriyordu.

Ama 'gizlice' fısıldanan bir niyet daha iletildi Türkiye'ye. Örneğin Fransa'nın verdiği mesajı gayet iyi biliyorum. Eğer seçimlerden demokratik ve laik anlamda inandırıcı bir hükümet çıksaydı; Fransa ülkemizin AB'

deki lokomotifi olmaya hazırdı. Fransa deyip geçmeyin. Almanya ile Fransa, İngiltere'den çok önce ve önde AB'nin en etkin ve yetkin itici gücü, tabanı, sacayağıdır. Bu iki ülke, istediklerini her zaman kabul ettiremezler AB'ye. Ama istemediklerini, yaptırmazlar! Fransa, yukarıdaki mesajı ve sözü, seçimler öncesi Paris'e gelip giden tüm Türk yetkililere, en üst düzeyde verdi.

Kimse kendisini aldatmasın: AB'nin umudu Türkiye'deki seçimleri CHP'nin kazanmasıydı ve salt çoğunluğu sağlayamasa bile, içinde MHP'nin, AKP'nin ve SP'nin olmadığı bir koalisyona razılardı.

Türkiye ise en demokratik hakkını kullandı ve AKP'yi tek başına iktidar yaptı. Egemen bir ulusun tercihine, kimin ne diyeceği olabilir? Zaten hiçbir üye ülke de kötü yorumda bulunmadı. Ancak AB'nin gizli/açık istemiyle, Türkiye'nin kararı çakışmadı işte... Ve o gün, bugündür,

'diplomasi' yapıyor AB. Erdoğan'ın, Gül'ün sırtını sıvazlıyor, 'Ay ne hoş, yapın da görelim!' diyorlar. Türkiye kendi kendisini AKP'nin değiştiğine inandırırken, AB'nin değişmediğini görmedi. Avrupa kafasının kolay ve çabuk değişimlere basmadığını, bir günden diğerine söylem farklılığının bu kafa tarafından 'inandırıcı' bulunmadığı gerçeğini ıskaladı! Ama salt laiklik ve demokrasi anlamında değil...

Kofi Annan'ın yeni Kıbrıs planı, AB'nin eline iyi bir cetvel verdi. AKP iktidarının, hiç olmazsa bu taşlaşmış sorunda geçmiş hükümetlere atacağı farkı ve 'esnekliğini'... Bir de devletin kireçlenmiş Kıbrıs politikasına karşı 'boyunu' ölçebileceklerdi. Eğer 12 Aralık'a kadar, bu 'ölçüm' yapılabilirse, Kopenhag'da Türkiye'nin eli güçlenir. Yapılamazsa, şu ana kadar tüm göstergeler, yeni iktidarın AB'den aldığı tüm 'iyi niyet' dileklerine karşın, başta Almanya ve Fransa'nın muhalefetiyle Kopenhag'dan bir 'kara kısmet' çıkacağına işaret ediyor.

Yanılmayı çok isterdim. Eğer ve umarım ki yanılırsam, Türkiye'de Kopenhag'da bir tarih, 'fi' tarihine bile verilirse, bu satırlarda AKP hükümetinden özür dilemeye ve başta Erdoğan, tüm iktidarı kutlamaya hazırım. Çünkü CHP ağırlıklı bir hükümetle, Kopenhag'da tarih, çok açık söyleyeceğim, çantada keklikti. Şimdiki belirsizlik, AKP yüzünden. Eğer tarih alınırsa, bu belirsizliği yine AKP ve Erdoğan gidermiş, değiştiğine yalnız Türkiye'yi değil, Avrupa'yı bile inandırmış olur ki, naçiz yazarınıza da şaşkınlıktan küçük dilini yutmak kalır.

Ancak, eğer bana dilimi yutturacak mucize gerçekleşmez ve tarih alamazsak Kopenhag'da; hem Türkiye, hem de yeni iktidarın 'AB istekli' söyleminde ne denli samimi olduğu görülecek. Söz verdikleri reformları, AB yolunda inat ve sebatla devam ettirirlerse, ne âlâ. 'Vay sen bana ha! Al ben de sana!' türü bir inatlaşmaya girerlerse; kadınların bırakın akıl, saçını bile açamadığı bu kafanın hiçbir zaman Avrupa'yı anlayamayacağı ortaya çıkacak.

AB'de, yasasında laik yazsın yazmasın, hiçbir Hıristiyan politikacı kilise ayinlerine giderken haber olmaz. Dua ederken, fotoğraf çektirmez. Otel lobilerinde diz çöküp haç çıkarmaz. Görevine, Allah'ın izni, İsa'nın kavli diye başlamaz, İnşallah anlamında bir lafla bitirmez. Die Welt gazetesine

'Demokratik Hıristiyan bir devlet olacağız!' demez. (Abdullah Gül, bu gazeteye DEMOKRATİK BİR İSLAM DEVLETİ olacağımızı muştulayarak rahatlatmış Almanya'yı!)

Ve tabii, bu siyaset anlayışını eşitçi değil, ayrımcı ve ırkçı bir zihniyet olarak REDDEDECEK laik bir toplum bilincini, ne imam hatip okulları geliştirir, ne de ana haber bültenlerinin yarısını, 'Hülya Avşar'ın kocası Kaya Çilingiroğlu bilmem kime tecavüz etti mi, etmedi mi'ye ayıran bir medya.