Yerini bulan hak
Radikal · 30 Kasım 2002
"Adalet, eyleme geçen gerçektir."
(Joseph Joubert, 1842)
Mehmet Ağar'ın, Şevket Kazan'ın, H. S. Türk'ün Adalet Bakanlığı yaptığı Türkiye'de, yansız ve dürüst bir adalet dağıtımı kolay değildir. Bu 'üstlere' rağmen namusuna leke, onuruna gölge düşürmeyen, baskılara boyun eğmeyen yargıçlar ve savcılar, yabancı meslektaşlarından daha derin anlamda saygıyı hak ederler. Türkiye'nin adli talihsizliğinde, en 'olmaması' gereken bakan hangisiydi, Ağar mı, Kazan mı, Türk mü, bilemiyorum, ama şahsi görüşüm H. S. Türk'ün unutulmaz yaralar açtığı yolunda. Çünkü Ağar'ın 'kim', Kazan'ın 'ne' olduğunu biliyorduk, yaptırımlarıyla bizi hazırlandığımızdan daha fazla düş yıkımına uğratmadılar. Oysa H. S. Türk, uğursuz 'Mezarlık yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir,' sözünü doğru çıkardı. Onlarca cinayetle biten hapishane baskınları, parmak kadar çocuklara işkence yapıp cezasız kalan polisler, ölüm oruçları, çıkar çıkmaz yine adam öldüren katilleri bırakıp düşünce bile değil, pankart yazmak suçlularını içerde tutan Af Yasası rezilliği, çıkarılmayan trafik suçları yasası, F tipi cenazeler hep onun eseriydi. Ve ticaret hukuku profesörü olan hazret, bir elma çalanı 20 yıl, 1 milyar dolar çalanı 200 milyon para cezasına çarptıran yasayı
'düzeltmek', gecekondu gibi adliyelerde 'saraylıları' yargılayan
adalet temsilcilerinin yaşam koşullarını iyileştirmek yerine, biz gazeteciler, özellikle de Radikal yazarlarıyla uğraşmayı tercih etti.
Salt naçiz yazarınıza toplam yedi dava açtı. Biri 'kişisel hakaret', diğerleri 'Adalet Bakanlığı'nın manevi şahsiyetini tahkir ve tezyiften', yani 159'luk. Ama bana en büyük zevki, bir bakanın suratına telefon kapatmak hazzını, beşinci dava sırasında tattırdı. F tipi cezaevleri konusunda araştırma yapıyordum, H. S. Türk, sanki mahkemelik değilmişiz, ondan bilgi istermişim gibi, şurup sesiyle "Mine hanım, nasılsınız?" diye telefon açmaz mı? "Hangi yüzle..." diye başladığım bir tirat var ki hazretin suratına, ben gururla anımsıyorum, sanırım kendisi de unutmamıştır! İşimden etmeye bile kalkmıştı beni. Alaattin Çakıcı Türkiye'ye iade edilmiş, H. S. Türk "Fransa koşul koydu, sorgulayamayız!" diyordu. Fransız savcıyla konuştum, "Biz yargılamayın dedik, sorgulamayın değil..." dedi, manşet oldu. Ertesi gün, H. S. Türk'ten gazeteye bir faks: "Haber yalan. O adam savcı değil, kâtip!"
Gazete, "Ya sen gidersin, ya H. S. Türk istifa eder," diye ayağa kalktı, ancak daha ben haberimi savunmak zorunda kalmadan, konuştuğum savcının kâtip 'olmamakla' kalmayıp, AB nezdinde iadelerden sorumlu başsavcı olduğu anlaşıldı. 'N'aber Sami?' diye bir yazı yazdım, yine dava etti. Son marifeti, açtığı bir davada ifadem alınamadığı gerekçesiyle hakkımda çıkarılan 'gıyabi tutuklama' kararıydı. Haziran ayında geldim, tutuklandım, ifademi verip serbest bırakıldım.
H. S. Türk, yalnız bana değil, genelinde gazetecilere dava açtığında şöyle bir yöntem izleniyordu: Ankara'dan ilgili mahkemeye ikide bir telefon ediliyor, önce 'Dava açıldı mı?' açılmadıysa 'Niye açılmadı?' diye soruluyor, derken 'Nasıl gidiyor?' diye takip ediliyordu, gidişat (!). Baskı yapılıyordu düpedüz. İşte bütün bunlara boyun eğmedi yargıçlar ve savcılar.
Bütün bunlara ve H. S. Türk'ün bakanlığına rağmen, davaları bir bir kazandım ben!
Dördü bitti, üçü kaldı. H. S. Türk'ler gibi gidici değil, kalıcı
'Adalet'ten sonuncu müjde, iki gün önce geldi: 29.06.2001 tarihinde işlediğim 'suç' 'Allah İçin...' başlıklı yazıma ilişkin, hazretin yine 159'dan açtırdığı davanın henüz birinci duruşmasında, Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, 'unsurları oluşmayan suçtan beraat' talep ettiği mütalaaya uyan mahkeme heyeti, kararını verdi: Beraat. Mütalaa ve karar, basın özgürlüğüne saygının öyle güzel bir örneği ki, yayımlamak için gerekçeli kararı bekliyorum. Temyiz yolu elbette açık.
Ama bu sütunu izleyenler bilir: Zamanında uyarmıştık H. S. Türk'ü, bakanlar geçer, yazarlar kalır.
Adaletin yansızlığı ise, her zaman, herkese gerekebilir. Biz yargılandık, sıramızı savmak üzereyiz. Sıra ona geliyor, yavaş yavaş. Üstelik, dokunulmazlığı da yok artık! Acaba 'kişiye özel manevi taciz için adaleti
istismar ve devlet Hazinesi'ni israf' hangi ceza maddesine girer? Çünkü beraat ettiğim tüm davaların giderleri, kamuya yüklendi!
Cırt cırt dava açarken, cebine mi güvendi sanırsınız bir zamanlar adalete bakan? Devlet kesesinden babam da onu mahkemeye verirdi, diyeceğim, ama benim devlet memuru babacığım, tüyü bitmemiş yetimin bir kuruşunu bile yemedi, yedirtmedi ve israf etmedi.