Berabere galip
Radikal · 15 Aralık 2002
Biz Türklerin en büyük sorunu, eylemde başarısızlık değil, eylemin etkinliğini belirleyecek doğru saptamayı yapamamamız. Başımıza ne geliyorsa, nereye ilerlediğimizi bilmeden koşmaktan geliyor. İstediğimiz kadar hızlı davranalım, hedef çarpıtılınca gayretler de boşa gidiyor tabii.
Türkiye, AB'den müzakere tarihi istiyordu. Üstelik sanki müzakere olgusu cepteymiş gibi, 2003'te rapor, 2004'te pazarlık deniliyordu. Talep edilenden bir yıl sonraya bir tarih verildi. Ama müzakere tarihi değil. 2004 yılının sonunda Türkiye'nin durumu gözden geçirilecek, AB'ye girecek kıvama geldiğine karar verilirse, 'belki' 2005 yılı müzakere tarihi olarak verilecek.
Bu sütunda, nedenlerini bir bir sıralayarak bu hükümete müzakere tarihi verilmeyeceğini defalarca yazan naçiz yazarınız, haksız çıkmayı çok isterdi. Olmadı. Cuma akşamından beri, şaşkınlık içindeyim: Ben mi geri zekâlıyım, duyduğumu gördüğümü tersinden anlıyorum, yoksa Kopenhag öncesi Türkiye'ye müzakere tarihi verileceğine kendilerini inandıranlar, hâlâ rüya mı görüyorlar? "Türkiye'ye tarih verildi, 2005'te müzakereler başlayacak," diyorlar. Rüya güzeldi evet, ama uyanmazlarsa, ya kâbus ya da komaya dönüşecek. Çünkü saptama yanlış ve hedef çarpıtması var.
Bir yamukluğu düzeltmek için, her şeyden önce yamukluğu fark etmek ve Kopenhag'dan çıkan kararın doğru bir analizini yapmak gerekir.
Türkiye'ye müzakere tarihi verilmedi. Doğru. Ama kapılar da kapatılmadı. Bu da doğru. Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi, 2003 Aralığına kadar 'bakalım, görelim' koşuluna bağlandı. Ancak, Türkiye bu koşulları yerine getirirse, müzakere tarihi verileceği kesin mi? İşte bu noktada pek çok yorumcu 'kesin' diyor, oysa kesin değil. Üstelik, tüm koşulları yerine getirsek bile, bırakın üyeliği, müzakere tarihini kesinleştirmek bile 'bizim' elimizde değil.
Bence AB, Kopenhag'da Türkiye'nin ağzına bir parmak, üstelik şeker bile değil, diyetetik tatlandırıcıyla yapılmış sahte bal çaldı. Kim hangi güvenceyi verirse versin, hem de sözlü güvenceyle yetinip yazıya dökmüyorlar; üye sayısı 25'e çıkan bir AB'nin Türkiye'ye kolay kolay yeşil ışık yakması mümkün değildir.
Biraz mantık lütfen: On beş üyeli AB, Türkiye'ye, "Koşulları yerine getirdiğin takdirde, seninle 2005'te müzakereleri başlatırım," deseydi ne kaybederdi? Müzakere dediğin İspanya için sekiz yıl sürdü. Türkiye'yle en az on yıl sürer, ederdi size 2017. O tarihe kadar kim öle, kim kala, değil mi? Üstelik estekti, köstekti, istedikleri kadar uzatabilirlerdi müzakereleri. Adamlar resmen, "Kardeşim ben sana müzakere tarihi bile vermiyorum daha!" dedi. Görelim bunu artık.
Ancak, bu noktadan sonra AB'nin ne olacağı da belli değildir. Şahsi görüşüm; Polonya, Litvanya, Letonya vb. gibi post-komünist ve hiçbir alanda Türkiye kadar bile gelişmiş olmadıkları gibi, entelektüel anlamda AB'nin değerlerine hazır olmayan, hatta kiminin kamuoyu AB'yi açıkça istemeyen (Malta), çoğu yalnızca 'para gelecek' diye isteyen bu ülkelerin katılımıyla birlikte, Avrupa Birliği büyük bir çalkantı, hatta duraklama dönemine giriyor.
Meslektaşlarım Kopenhag'da ter dökerken, ben de Paris'te o radyo senin, bu televizyon benim koşturuyordum. Kimi programa yalnız çıktım, kiminde üye olacak ülkelerin gazetecileriyle birlikteydim. Bu gazetecilerin anlattıkları karşısında dehşet içinde kaldım: AB'ye üye olması kesinleşen post-komünist ülkelerin hemen hiçbirinde kamuoyu, AB ile NATO arasında fark görmüyor, neyin ne olduğunu bilmiyor. Üstelik Romanya hariç, hemen hepsi Türkiye'den çekiniyor, korkuyor.
Türkiye'nin bundan böyle yapması gereken, kendi çıkarı için Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağlayan, ekonomisini düzeltmek başarısını gösteren ve üstünden geçilmeyecek, yanından dolaşılamayacak kadar önemli, kunt bir devlet olmaya çalışmaktır.
Başka bir deyişle, AB'nin 'Gel aramıza gir' diye yalvaracağı kadar güçlü ve cazip bir ülke olmalıyız. Bunu başarabilirsek, AB'nin üyesi değil, lokomotifi bile oluruz. Örneğin 2025'te...
Bu arada, değinmeden geçemeyeceğim, sonucu değiştirmeyecekti ama, AKP iktidarının kuşkusuz iyi niyetli ama sanal bir milli maça çıkar gibi yaptığı Kopenhag çıkartmasında, inanılmaz çaylaklıklar ve hatalar da yapıldı. Başka bir zamanda, örneğin 2010'da hâlâ müzakere tarihi isterken aynı hataları tekrarlamamak için ders almakta yarar var:
Demek ki neymiş arkadaşlar? Demek ki AB'de Fransa ile Almanya'nın dediği olurmuş. Bu sütunda yazılmıştı. ABD'ye girmek, AB'ye girmek değilmiş. Bu sütunda yazılmıştı. ABD'nin aşırı ısrarı ve Kasımpaşa Spor'un atakları, örneğin bir Fransa Cumhurbaşkanı'nın, "Üyelik adayların AB ruhunu taşımaları önemli, ama daha önemlisi kibar ve uygarca davranmaları," gibi çok ağır bir yergiyle karşılanabilirmiş. Türkiye'ye destek veren Amerikancılara bile baydırıcı gelebilirmiş Amerikan baskısı. Bu sütunda yazılmıştı.
Sonuç, AB Kulüp-Kasımpaşa Spor, berabere galip. Ya da mağlup. Bu sütunda yazılmıştı.