Barselona diye çıldırdım
Milliyet · 22 Aralık 2002
Zaman kavramının farkında tek memeli türü, insan. Ancak zaman insanoğlunun farkında değil. Ve doğumdan ölüme, hepimiz, bizi iplemeden akıp giden, dünya çatlasa, evren patlasa durmayacak, yolundan dönmeyecek, kendi yarattığımız görece bir boyutla yarış halindeyiz. Sürekli yenik. Azımız dünü özler, çoğumuz yarını bekleriz. Oysa zamana yenilmemenin tek çaresi, belki de zamanla birlikte, aynı hızda akıp gitmek, anı yaşamaktır; üstelik biliriz bu gerçeği zamanı bildiğimiz gibi, ama gerçekleştiremeyiz. Ta ki... Sigortalar atana kadar. İşte benim sigortalarım, ki sağlamdırlar, geçenlerde attı. Tam atmamış olacak ki, Patagonya ya da Kuala Lumpur gelmedi aklıma. Bir anda, "Barselona!" diye çıldırdım. Çünkü zamanı yavaşlatan, anın tadını çıkaran yerlerden Paris'e en yakın olanıydı.
Avrupa'nın hızlı ve demokrat trenlerine karşı yavaş, nazlı bir burjuva konforunu sürükleyen Talgo katarı, maceranın vazgeçilmez parçasıydı. Bembeyaz keten örtüler üzerinde porselen tabaklarda kuşkonmaz ve plastik değil, hakiki cam kadehlerde Rioja şarabı ile başlayan gece yolculuğu, Barselona Sants istasyonunda güneşli bir sabaha açıldı. Yabanarısı renklerinde sarı siyah bir Katalunya taksisi, ağzı kulaklarına varan iki mutlu çocuğu, Akdeniz'e dikey düşen tek Akdeniz rıhtımı, La Rambla Caddesi'ne bıraktı. Bir de ne görelim? Bütün dünya eşantiyon halinde Barselona'ya akın etmiş, çünkü Antoni Gaudi yıkılmış meğer! Kapadokya'nın peri bacalarından esinlenerek Hıristiyanlığın en görkemli tapınağı Sagrada Familia'yı bitiremeden ölen, başlattığı dev yapım onun planlarına uygun olarak 76 yıldır devam eden ve daha yarım yüzyıl sürecek görünen son iki yüzyılın mimari dehası ve daha nice "art nouveau" şaheserinin babası Gaudi... Onun eserlerini görmek için gelmiş dünya. Barselona'nın merkez nüfusu, Paris'inkiyle aynı, yani 2,5 milyon insan. Turist sayısı bu yıl başından beri nüfusu katlamış. Ama yabancılar iyi ki müzelerde, müze evlerde, müze parklarda, Gaudi kuyruklarında.
Kentin en lezzetli bölümüne, etliye sütlüye karışmıyorlar. Onlar uslu uslu sıra bekleyedursunlar, biz Paris / İstanbullu iki başıbozuk, seferdeyiz. Fırlamalık deneyimiyle bir ara, kilometrelerce uzunluktaki kuyruğun tersinden, yani çıkıştan girmenin bir yolunu bulup, Sagrada Familia tapınağını bile turlayacağız ama; henüz boyu büyüklüğünde bir bez bebeğe "kıskançlık" numaraları çeken tango üstadının, avuç içi büyüklüğünde bir tahtanın üstünde topuk vuran, paraları toplayınca "dans pisti"ni koltuğuna kıstırıp başka köşeye tezgah kuran Flamenkocunun, yazdığı şiir kitaplarını satmak için kasede doldurduğu "Şiire gel şiire! Edebiyyesi hoş, hediyesi beş euro!" çağrısını yayınlarken, portatif koltuğunda purosunu çeken seyyar şairin mesken tuttuğu La Rambla'dayız.
Barselona'nın Cristobal Colom diye anılan Kristof Kolomb'un Amerika seferine çıktığı liman, Picasso'nun ünlü tablosu "Les Demoiselles d'Avignon" tablosunun Fransa'nın Avignon kentine değil, Barselona'nın Avinyo Sokağı'na gönderme yaptığı gerçeği, Salvador Dali'nin, Joan Miro'nun ve İspanya'ya en büyük yazarlarını veren Katalunya'nın başkenti olduğu elbette umurumuzda. Ama sigortaları tamir, her şeyden önce yemek zamanından geçiyor. Öğleden sonra iki, henüz on iki Barselona'da. George Chakiris'ten Mick Jagger'a, İspanya kraliçesinden Jackie Kennedy'ye açıldığı 1800 küsur yılından beri ağırlamadığı ünlü kalmayan ve her İspanyolun kesesine göre yemek yiyebileceği Caracoles, öğleden sonra birde açılıyor. Minicik, hoş bir bar sanıp içeri giriyor, ismine uygun salyangoz biçiminde kıvrılıp büyüyen üç yüz elli kişilik dev, üstelik "art nouveau" şaheseri bir restoranla karşılaşıyorsunuz. Yemekler, artık Avrupa'nın hiçbir yerinde kalmayan kömürlü, iki yüzyıllık dev kuzinelerde pişiyor. "Piyano" diyorlar o kuzinelere. Deniz tarakları şırak şırak açılıyor kızgın kuzinenin kor kesmiş yüzüne, doğrudan.
Evlerin birbirine köprüler attığı güzelim Carabassa Sokağı isyan halinde! Barselona Belediyesi yıkmaya kalkmış, sakinler bayrak açmışlar, her pencereden "Yıktırmayacağız!", "Bu mahalle bizim!", "No pasaran!" pankartları sarkıyor. Plaça Reial'a, yani Kraliyet Meydanı'na açılan minicik bir sokakta ise tam tersi bin çağrı var: Düzgün vatandaşlar, kapılarına, lambalara astıkları bayraklarla "Buraya işemeyin, bu sokak hela değil!", "Barselona'nın çöplüğü olmaktan bıktık", "Uyuşturucu satıcısı istemiyoruz", "Sarhoş kavgasına hayır", "Polis uyuyor mu?" ya da "Belediye nerede?" diye soruyorlar.
Derken gecenin onu, akşamın sekizine ancak denk geliyor Barselona'da. Bir deniz lokantası ya da tapas ziyafetinden sonra bir barda, Caracoles'in aşçıları kafaları çekiyor, hoşlandıkları Paris / İstanbullulara da birer "kopa" Lepanto Brandy ikram ediyorlar.
Zaman durduğu zaman... Dostluk başladığında... Nazım Hikmet olsa, "Yaşamak şey be kardeşim!" derdi.
Çünkü "güzel", zaten Barselona.
[Fotoğraf altyazısı: Kapadokya'nın peri bacalarından esinlenerek muhteşem katedral Sagrada Familia'yı yaratan Antoni Gaudi eserini bitiremeden ölmüştü.]
