Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2002

Gogol'ün torunları

Milliyet · 29 Aralık 2002

İnsanoğlunun belki de en an, duru yanı merakıdır. Merakını yitiren, içindeki çocuğu öldürmüş sayılır. Çünkü yaşama dair ilgisi biter. Ve nedeni, nasıl, niçini bilinse bile şaşırtan mucize, hayranlıkla sonuçlanan meraktır. Örneğin dünyanın en büyük besteleriyle en basit ezgileri, aynı notalarla yazılmıştır. Oysa do / re / mi / fa / sol / la / si'den ibaret bir hammaddeyle kimi besteciler senfoni, kimileri de dımbır dımbır yazmıştır. Satranç da böyledir. Belirli sayıda taşlar sonsuz denklemlere açılır, ustalık sınırları sürekli aşılır, oyuna duyulan merak, ilgi ve hayranlık da bitmez.

Hayranlık yaratan merak belki de sanatın ta kendisidir. İşte bu kapsamda, sınırlarına dayandı sanılan tiyatro yeniden doğuyor, baştan yaratılıyor. Hem de ne sinemanın, ne televizyonun rekabetiyle ezilecek, taklit edilecek, aşılacak bir biçimde. Yepyeni bir format da diyebilirsiniz. Müziğin notaları gibi; öğeler belli, oyun var, oyuncuları var ama sahnede bir devrim yapılıyor!

Tiyatronun “Rönesans”ı, Rusya'da başladı. Çünkü orada başlamak zorundaydı. Olağanüstü bir tiyatro kültüründen gelen, ancak açlıktan nefesi kokan ve can havliyle ne komünist rejimin ne de vahşi kapitalizmin öldürebildiği Rus dehasına, sanata sarılan, ruhlarını yazdıklarını, oynadıklarını eserlere koyan genç tiyatrocularla. Önce genç Rus seyircisini savuran fırtına, çünkü fırtına gibi yeni akım söz konusu, Avrupa'ya sıçradı. Fransa akımın öncülerini ilk kez 2001 yılında Nancy Festivali'nde keşfetti ve tokat yemiş gibi sersemledi. Çünkü yeni Rus tiyatrosu uyuklayanı sarsıp silkelemiyor, ölüyü diriltecek tokatlar atıyor resmen seyirciye. “Vay canına!” dedirtmeden bırakmıyor adamı.

Paris belediyesinin darısı tüm kentlerin başına başkanı Bertrand Delanoe, Rusya'dan esen taze tiyatro soluğuna ilgisiz kalmadı ve 2002 yıl Aralık ayında başkentin en güzel beş sahnesini yeni Rus tiyatrosunun sekiz oyununa tahsis etti, yetmişten fazla genç Rus sanatçıyı ağırladı.

Bizim Daniel inanılmaz zor beğenir bir adamdır. Yalnız tiyatronun değil sinemanın da, cazın da, resmin de yıllar önce öldüğüne inanmıştır ve Orson Welles, John Huston, Kobra hareketi ya da Grotowski, Brecht, Arthur Miller gibilerinin ebedi yasını tutmaktadır. Müzmin bir “pozitifçi” olan naçiz yazarınız kendisini her “Bak vallahi çok iyiymiş” diye tiyatro ya da sinemaya götürdüğünde, gösteri sırasında çıkardığı “of, puf” sesleri ya da kendisini koltuktan koltuğa atarken yarattığı karışıklıkla hem bana zehir eder hayatı hem diğer seyircilere.

Ama hiç yılmam, hep bir gün birini beğendireceğime inanarak sebat ederim kendisini tiyatro ya da sinemaya sürüklemekte. İşte Paris'teki Rus akınında, ilk olarak Vassili Sigariov'un yazıp Cyril Serebrennikov'un sahnelediği “Plastik Macun” oyununa, bu adamı götürdüm ben. Kapıya gelinceye, hatta içeri girip yerlerimize oturana kadar söylendi! Zaten sıkılırsa, kendisiyle birlikte çıkacağımıza söz almadan oturmadı. Daha ışıklar kararırken of puflar, koltuk debelenmeleri başlamıştı. Derken perde açıldı ve bir mucize oldu. Daniel, yalnız gözleri sahneyle yukarıdaki simultane çeviri arasında oynayarak dondu kaldı. İki saat boyunca, üstelik ara verilmeden, büyülenmiş gibiydik ikimiz de.

“Plastik Macun”, çocukların biçim verdikleri o acayip madde ve zaten toplumun biçimlendirdiği bir delikanlının, Maxim'in sosyal anlamda çöken Rusya'da kendisini ölüme götüren manen ve madden “ırzına geçilme” sürecini anlatıyor. Çağdaş bir Dostoyevski. İnanılmaz bir şiddet, şiddet gösterilmeden, elektrik verilir gibi çarpıyor seyirciyi. Oyun bittiğinde, bendeniz artık bağıra bağıra ağlıyordum. Daniel altüst vaziyette mağrur.

Tam beş kez sahneye davet edildi, otuz yaşın üstünde olmayan yönetmen ve biri on iki yaşında gencecik oyuncular. Hem oyuncu hem dansör hepsi. Vücudunu kullanmayana yer yok yeni tiyatroda. Tiradlar çöpe. Laf ishali out. Rol kesilmiyor, yaşanıyor. Gördüğümüzün kurgu değil gerçek olduğuna inanarak, allak bullak çıktığımız tiyatrodan sonra hiç konuşmadık Daniel'le. Yalnızca, “Öteki Rusları da görmek ister misin?” dedim. Başını salladı. Bilet peşine düştük hemen. İki oyun görebildik çünkü tüm Paris de Rusların peşine düşmüştü. İkisinde de çarpıldık.

Yeni Rus akımına, “Üç kopek tiyatrosu” diyorlar. Çünkü çok az para, dekorun adeta yok sayılacağı olanaksızlıklarla sahneleniyor oyunlar. Ve yokluğa karşı yaratıcılık kılıcını çeken genç Ruslar, yazan ve oyuncusuyla tiyatroda devrim yapıyorlar. Adlan Griçkovets, Sigariov, Viripaev, Roçin, Dragunskaya. Dedeleri elbette Gogol, Çehov, Stanislavski, Dodin ve ötekiler...

[Fotoğraf altyazısı: Gogol'ün (üstte) torunları Ruslar yokluğa karşı yaratıcılık kılıcını çekiyor.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1