Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Sara ve Simon

Radikal · 1 Ocak 2003

Arjantin ve Uruguay'ı ayıran Rio de La Plata Nehri, 1970 ile 80 yılları arasında ne bir ülkeden diğerine düzenlenen 'işkence turizmi'ni önleyebildi, ne de bodrum katlarında akıtılan kurban kanlarını temizleyebildi. Uruguay, CIA'nın eğittiği yerel faşistlerin akıttığı masum, taze ve ılık kan tadını, Arjantin'den önce tatmış; Sara, kendisi gibi 'sol militan' binlerce yurttaşıyla canını kurtarmak için nehri aşıp komşu ülkeye kaçmıştı. 1973 yılında genç ve güzel bir kadındı, kader onun çetelesine üç yıl sürecek görece bir huzur yazmıştı. Sığındığı Buenos Aires'te kendisi gibi Uruguaylı Mauricio Gatti'yi sevdi, sevildi ve 1976 Haziran ayında, nur topu gibi bir oğlan dünyaya getirdi. Oğlu Simon, beyaz tenli, kızıl saçlı, mavi gözlü, güzel bir çocuktu. Zaten tam 25 yıl boyunca onu beyaz teni, yumuşak kızıl saçları ve mavi gözleriyle anımsayacak, büyüdüğünü göremeyecekti. Öylesini mutluydu ki bebeğinin kundağı kucağında, cunta rejiminin Arjantin'e de yerleştiğini ve Rio de

La Plata'yı kendisi gibi 'sol militan' sığınmacıları avlamak amacıyla geçen Uruguaylı işkencecilerin Pinochet rejimiyle işbirliğine girdiğini fark etmedi. Oysa bu işbirliği tarihe 'Akbaba Harekâtı' (Operation Condor) olarak geçecekti. 13 Temmuz 1976 gece yarısına doğru, 15 sivil komando kapıyı kırıp içeri girdiğinde, Sara dikiş dikiyor, 22 günlük Simon bebek sepet beşiğinde uyuyordu. Kendisini Uruguaylı 'yoldaşları' ve özellikle eşi Mauricio Gatti hakkında 'öttürmek' için ilk darbeler inerken, Sara'nın aklı fikri Simon'daydı. "Oğluma ne yapacaksınız?" diye bağırdı çığlık çığlığa. İşkencecilerden biri: "Merak etme, ona dokunmayız. Bu savaş çocuklara karşı değil!" dedi. Hata etmişti. Sara'yı ancak oğluna yönelik bir tehdit konuşturabilirdi. Genç kadın, aldığı yanıttan öteye, daha yiğitçe direnebilmek için can havliyle, Simon'un varlığını belleğinden sildi. O gece, yarı çıplak, ellleri ayakları ve gözleri bağlı 30 Uruguaylı sığınmacıyla birlikte eski bir garajın bodrum katına götürüldü Sara. İşkence odası, birinci kattaydı. Günler boyunca çığlıkları örtmek için radyo çalınıyor, işkenceciler hem içip şarkı söylüyor, hem de 'işlerini' yapıyorlardı. 10 gün sonra bir mucize oldu ve henüz ölmeyen 25 Uruguaylı, gizlice vatanlarına, Monte Video'ya transfer edildiler. Aralarında Sara da vardı. Niçin hayatta bırakıldıklarını anlaması yıllarını aldı: Jimmy Carter, insan hakları derneklerinin baskısı altında Latin Amerika diktatörlüklerine yapılan ABD yardımını 'azaltmaya' karar vermişti. Uruguaylı faşistler, söz konusu yardımın 'komünistlerin işini bitirmek' için gerekli olduğunu göstermek üzere Sara gibi solcu militanları resmen yargılayarak, ülkede komünist gerillanın hâlâ aktif olduğunu kanıtlamak peşindeydiler.

Sara, dört buçuk yıl hapse mahkûm edildi. 1981 yılında hapisten çıktığında, aklında yalnızca oğlunu bulmak vardı. Yıllarca süren adli mücadelesinde yalnız değildi. Binlerce Arjantin ve Uruguaylı anne, kayıp çocuklarını arıyor ve onlara 'Mayıs Anneleri' diyorlardı. Ama Sara belki daha şanslıydı. Çala çala aşındırdığı sonuncu kapı, AB Komisyonu'ydu. Fransız sosyalist milletvekili ve gazeteci yazar Olivier Duhamel, Sara'yı dikkatle dinledi: "Benim de oğlumun adı Simon, size yardım edeceğim," dedi. Basında bir kampanya başlattı. Koruması altına aldığı Sara'yı Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontaine'le tanıştırdı. O da bir kadındı. Artık AB'nin sürdürdüğü 'arama' kampanyası yeri göğü sarsıyor, Uruguay Cumhurbaşkanı Jorge Battle'ı da epeyce rahatsız ediyordu. Sonunda, Sara'yı susturmak için oğlunu geri vermeye razı oldu eski faşistler.

Arjantinli 'insan' bir komiser, evlat edinmişti Simon'u. Ve adını vererek büyüttüğü çocuğa, gerçeği söylememişti. 8 Mart 2002'de Sara'nın telefonu çaldı. 25 yaşında genç bir adam: "Ben Simon'um. Mutlu bir çocukluğum oldu, seni de bu mutluluğa dahil etmek istiyorum," diyordu. Babası olarak sevdiği komiser, yanındaydı. Ona nihayet, kendisini 25 yıl önce gece yarısı, bir hastanenin önünde terk edilmiş bulduğunu anlatmıştı.

13 Mart 2002 günü bir Buenos Aires kahvesinde, elinde bir buket çiçekle Simon, hayatında hiç görmediği annesi, Sara'yı bekliyordu. Artık kocaman bir adamdı ve nişanlısıyla birlikte ev tutmuş, kendi hayatını yaşıyordu. Gelen kadın, 58 yaşına rağmen hâlâ güzeldi. Sara'nın sağ kolu, gördüğü işkencelerden sakat kalmıştı ama, gözleri hep ışıklıydı. Simon ilk kez bu yıl doğum gününü, 26'ncı yaşını gerçek annesiyle kutladı. Sara, muradına erdi, oğluna kavuştu. Ancak, onun ilk adımlarını, ilk sözcüklerini kendisinden çalan yıllar geri gelmeyecek. Oğluna başka insanların verdiği eğitim, duvar oluşturacak mı aralarında, Simon alışacak mı, yürekten sevecek mi gerçek annesini? Bilinmez. 2003 sizi mutluluklara kavuştursun, sevdiklerinizden ayırmasın.