İhtilaller ve inkılaplar
Radikal · 12 Ocak 2003
"İhtilaller, yoksulun namusundan, varsılın servetinden ve masumun canından emin olmadığı zamanlardır."
J.Joubert (1754-1824)
Eğer 'devrim' sözcüğü 'ihtilal'in karşılığıysa, 'Atatürk devrimleri' devrim değil 'inkılap'tır; çünkü tabandan yayılan bir halk hareketinin değil, tepeden tabana kabul ettirilen bir iradenin sonuçlarıdır. Çağdaş uygarlık ölçütlerini hedef olarak koyan Atatürk inkılapları, Türkiye'yi yeni baştan yaratmış ve bugünlere gelmemizi sağlamıştır. Ancak Türk toplumunun en azından üçte biri, kansız ve acısız gerçekleştirilen bu reformları, belki de bedelini ödemediği için, hâlâ benimsemiyor, anlayamıyor, hatta reddediyor. Ve ülkemizde 50 yıldan beri kimi güçler inkılapları iptal, kimisi idame ettirmek üzerine yoğunlaştı. Türkiye'nin bugünkü sınır coğrafyası, uzun tarihinde etnik ya da başıbozuk ayaklanmalar dışında geniş bir tabana yayılan ihtilal görmedi. Tüm ihtilaller, imparatorluk döneminde ve emperyalist sınırlarına dair uydu halklar tarafından yapıldı. Son yüzyılda PKK gibi etnik kökenli önemli ve uzun süreli bir ayaklanma bile, 'iç savaşa' yol açmadı. İç savaş, ihtilalin siyam ikizidir. Türkiye'de ordunun son yüzyıldaki üç müdahalesi de ihtilal değil, darbedir.
İhtilalin sivili, askerisi yoktur. İhtilal, gerçek anlamında (revolution) mutlak bir halk hareketidir. Tabii ki önce kendi çocuklarını yer. Altüst olan statükonun yerine yeni bir düzenin oturması, bazen yüzyıllar sürer. Etkisiyle tepkisinin çarpışmasından ortaya çıkacak kurumsallığı kimse önceden kestiremez. Kuşaklar feda
olur. Terör yaratılır, kan dökülür. Ama taşlar yerine oturup yeni bir kurumsallık ortaya çıkınca, kolay sarsılmaz, çünkü bedeli ödenmiş, Hanyası Konyası görülmüş, halk neyi nasıl kazandığını bilmekte, dolayısıyla değerini anlamıştır. Her ihtilali karşıtı izler. Sular bu çarpışmadan sonra durulur, yeni düzen kazanan fikir üstüne kurulur. İşte ABD. Fransa. İtalya. İspanya. Yunanistan. Rusya, vb. Bu ülkeler, şimdiki düzenlerine ihtilal ve iç savaşlardan sonra geçtiler.
Peki ama şart mı ihtilaller ve iç savaşlarda kan revan içinde kalarak yeni bir düzen kurmak, oturtmak? Elbette hayır. Demokratik dünyada, ihtilal yapmadan, iç savaş felaketini yaşamadan çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş refah ülkeleri daha çok.
Ama işte bazıları, aynı düzen ve düzeye illaki kan bedelini ödemeden erişemiyor.
Ve Türkiye, yarım yüzyıldır kan bedelini ödemediği yapılanmayı bir türlü içine sindiremiyor. Yarım yüzyıldır, şeriat ile laiklik arasında toplumsal, kesin, net bir tercih yapamıyor. Tabii ki eğitim yolu ve devlet eliyle dine verilen tavizler yol açtı bu kararsızlığa. Ancak, bu tavizlerin sorumlusu popülist politikacıların durup dururken değil, tabandan gelen bir talebe yanıt verdikleri unutulmamalı. Derin toplumda şeriat isteyen bir nüve olmasaydı, politikacı da prim yapmazdı. "İmam hatip okulları istemiyoruz, meslek okulları istiyoruz!" demedi ki, halk. Köy enstitüleri kapatılınca niye sesini çıkarmadı? Oğlu kızı bülbül gibi Shakespeare okuyup öğretmen, müzisyen, teknisyen, tarımcı, eczacı olan köylü, niye karşı çıkmadı köy enstitülerinin kapatılmasına? Din-iman elden gidiyor, kız-oğlan bir arada okuyor, komünist oluyorlar diye değil mi?
Türk halkı yarım yüzyıldır çok kan bedeli ödedi. Faşisti, komünisti, PKK'lısı derken çok can verdi. Ama neyin bedelini ödediğini hiç bilemedi. Çünkü hiçbir dava, hiçbir fikir onun istemi değildi. Bu kez laikliği mi savunacak, şeriatı mı, demokrasiyi mi, artık kendisinin karar vermesi ve saf tutması gerek.